TEK TEK SANAYİ KOLLARI. FABRİKA İŞÇİLERİ[250*]
Şimdi İngiliz sanayi proletaryasının önemce daha
önde gelen kolları üzerinde duracağız ve belirlenmiş olan ilke çerçevesinde[251*]
fabrika işçileriyle yani Fabrika Yasasının kapsamına girenlerle başlayacağız. Bu
yasa, yünün, ipeğin, pamuğun ve ketenin su ya da buhar gücüyle eğirildiği ya da
dokunduğu fabrikalardaki gündelik çalışma süresinin uzunluğunu düzenliyor; o
nedenle de İngiliz sanayisinin daha önemli kesimlerini kucaklıyor. Bu
fabrikalarda çalıştırılanlar, İngiliz işçilerin en zeki ve en enerjik olanıdır,
ve dolayısıyla da en huzursuz ve burjuvazinin en çok nefret ettiği kesimdir. Bir
bütün halinde davranırlar ve nasıl ki onların [sayfa 196]
patronu sanayiciler, özellikle Lancashirelılar, burjuva ajitasyonunun
önderliğini yürütürlerse pamuk işçileri de seçkinlikleriyle işçi hareketinin
önünde yürürler.
Bu kitabın Giriş bölümünde tekstil malzemelerinin
üretiminde çalıştırılan nüfusun, eski yaşam biçimlerinden ilkin nasıl
koparıldığını görmüştük.[252*]
O çerçevede, daha sonraki yıllarda mekanik buluşlardaki ilerlemenin de en
derinden ve en sürekli biçimde bu işçileri etkilemesinde garip bir yan yoktur.
Pamuklu imalatın tarihi, Ure,[253*]
Baines[254*]
ve başkaları tarafından anlatıldığı gibi, her doğrultudaki ilerlemenin öyküsüdür;
bu ilerlemelerin çoğu sanayinin öteki kollarında da kullanılmıştır. Makine işi
el işini çok yaygın biçimde bastırmıştır; hemen her iş buhar ya da su gücünün
yardımıyla yapılır olmuştur; her yıl, yeni ilerlemeleri beraberinde
getirmektedir.
Düzeni çok iyi bir toplumda bu gelişmeler
yalnızca mutluluk kaynağı olurdu; herkesin herkesle savaşında ise, bireyler
yararı kendi ellerinde topluyorlar ve çoğunluğu, geçim araçlarından
yoksunlaştırıyorlar. Makinelerdeki her iyileştirme, işçileri işsiz bırakıyor ve
ilerleme arttıkça, işsiz sayısı daha çoğalıyor; bu çerçevede, her büyük ilerleme,
bir miktar işçi üzerinde ticari bunalım etkisi yapıyor; yoksunluk, sefillik ve
suç üretiyor. Bir iki örnek verelim. İlk icat, pamuk eğirme çıkrığı, tek kişi
tarafından kullanılıyordu, el çıkrığının aynı sürede eğirdiğinden en az altı kat
daha fazla iplik üretiyordu; bu yüzden her pamuk eğirme çıkrığı beş iğ
kullanıcıyı işsiz bıraktı. Çıkrıktan çok daha fazlasını üreten trasıl[255*]
da çıkrık gibi tek kişi tarafından kullanılıyordu; o nedenle bir miktar daha
işçiyi işsiz bıraktı. Ürüne oranla daha az işçiyi gerektiren çıkrık makinesi
aynı sonucu verdi [sayfa 197] ve bu makinedeki her
yenilik iğlerindeki her artırım, çalışan insan sayısını hep daha da azalttı. Ama
çıkrık makinesinin iğ sayısındaki artış o kadar büyüktü ki tüm bir işçi ordusunu
kapı dışarı etti. Çünkü, yanında parçaları değiştirmek için iki çocuk duran bir
çıkrık işçisi, eskiden altıyüz iği harekete geçirebilirken, artık iki çıkrık
makinesi üzerindeki bindört-yüzle ikibin arasında iği döndürebiliyordu, böylece
iki yetişkin çıkrık işçisi ve yanlarında çalıştırdıkları parçacılar işsiz kaldı.
Ve otomatik çıkrık makinelerinin çok sayıda iplik fabrikasında kullanılmaya
başlanmasından beri, eğiricilerin işini bütünüyle makineler yapıyor. Önümde
Manchester'daki çartistlerin tutulan önderlerinden James Leach'in kaleme aldığı
bir kitap var.[256*]
Yazarı yıllarca sanayinin çeşitli branşlarında, fabrikalarda ve kömür
ocaklarında çalışmış, benim de kişisel olarak tanıdığım, onurlu, güvenilir ve
yetenekli bir insan. Siyasal konumundan ötürü, çeşitli fabrikalarda, işçilerin
derlediği geniş, ayrıntılı bilgilere sahipti; yayınladığı çizelgelerden
anlaşıldığına göre, 1841 yılında 35 fabrikada çalıştırılan eğirici 1829 yılında
çalıştırılandan 1083 daha az olduğu halde, aynı 35 fabrikadaki iğ sayısı 99.429
arttı. Leach hiç eğirici kullanmayan beş fabrikanın sözünü ediyor, bu
fabrikalarda yalnızca otomatik makineler kullanılıyor. İğ sayısı yüzde 10
oranında artarken, eğirici sayısı yüzde 60'tan daha fazla azaltılıyor. Leach,
1841'den bu yana, çift sıra düzeneği[257*]
ve benzeri birçok yenilik yapıldığını, bunun sonucu olarak, belirtilen
fabrikalarda işçilerin yarısının işten çıkarıldığını ekliyor. Kısa süre öncesine
kadar seksen eğiricinin çalıştırıldığı bir fabrikada, şimdi yirmiden az eğirici
kalmış bulunuyor; ötekiler ya işten çıkarıldı, ya da çocukların yaptığı işlerde
çocuk ücretiyle çalıştırılıyor. Leach, Stockport için de benzer bir durumdan
sözediyor; orada 1835'te 800 eğirici [sayfa 198]
çalıştırılıyordu; Stockport'un imalatı son sekiz-dokuz yılda büyük ölçüde
arttığı halde, eğirici sayısı 140'a düştü. Yün ve pamuk tarama düzeneklerinde de
benzer gelişmeler oldu; makinelerdeki iyileştirmeler sonucu işçilerin yarısı
işten çıkarıldı. Bir fabrikada geliştirilmiş tarama makineleri kullanılmaya
başlandı, sekiz işçiden dördü işinden çıkarıldı, geri kalan dördünün de
ücretlerini işveren sekiz şilinden yedi şiline indirdi. Aynı şey dokuma
sanayisinde de gözlendi; makine-tezgahlar, her dokuma branşında, el dokumasının
yerini aldı; bir dokumacının iki tezgahta çalıştığı makine-tezgahlar, el
tezgahlarından çok daha fazlasını ürettiği için, çok sayıda insanın yerini aldı.
İmalatın her alanında, keten ve yün eğirme, ipek bükme işinde de durum aynıdır.
Makine-tezgahlar, şimdi yün ve keten dokuma branşlarını da ele geçiriyor;
yalnızca Rochdale'de, flanel ve öteki yün dokuma branşlarında şimdi, el
tezgahlarından daha fazla makine-tezgahlar var. Burjuvazi buna, makinelerde
sağlanan iyileştirmeler, üretim maliyetini düşürerek daha düşük fiyattan mal
üretimini sağladığı için, düşük fiyatlar tüketimde öylesine artışa neden oluyor
ki işsiz kalan işçiler, kurulan yeni fabrikalarda kısa sürede iş buluyorlar,[258*]
yanıtını veriyor. İmalatın genel gelişimine yardım eden belli bazı koşullarda,
hammaddesi ucuz olan malların fiyatındaki her indirimin, tüketimi büyük
ölçüde artırdığı ve yeni fabrikaların ortaya çıkmasına olanak sağladığı
noktasında burjuvazinin dediği doğrudur; ama gerisi yalandır. Burjuvazi bu
sonuçların, fiyatlardaki indirimi izleyerek yeni fabrikalar kurulmasını
sağlamasının yıllar aldığı gerçeğini görmezden geliyor; makinelerdeki her
gelişmenin, gerçek işi, güç kullanımını giderek daha büyük çapta makineye
bıraktığı ve yetişkin bir erkeğin işini, çelimsiz bir kadının ya da bir çocuğun
yarı ya da üçte-iki ücret karşılığı yapabileceği ve yaptığı basit bir gözcülük
görevine dönüştürdüğü noktasında burjuvazi susuyor; bu [sayfa
199] çerçevede makinelerin giderek yetişkin erkekleri işinden ettiği ve
onların üretimdeki artış sonucu yeniden çalıştırılmadığı noktasında
susuyor; burjuvazi, bazı sanayi dallarının bütünüyle ortadan kalktığı ya da çok
değiştiği için işçilerin yeniden eğitilmesi gerektiği gerçeğini gizliyor; her ne
zaman çocukların çalıştırılmasının yasaklanması düşüncesi ortaya atılsa, fabrika
işinin gereği gibi öğrenilebilmesi için ilk gençlik yıllarında[259*]
öğrenilmesi gerektiğini öne sürerken, asıl kafasının içindeki bu noktayı itiraf
etmemeye çok özen gösteriyor. Burjuvazi, geliştirme sürecinin sürekli olarak
ilerlediği ve makineyi kullanan işçi, yeni bir branşta işi tam öğrendiği bir
sırada, eğer bunu da gerçekten başarırsa, o işin de elinden gittiği ve bunun
yanısıra ekmeğini kazanma güvencesinin son kalıntılarının da ortadan kalktığı
gerçeğini hiç ağzına almıyor. Ama burjuvazi, makinelerin iyileştirilmesinden
yarar sağlıyor; yeni makinelerin ilk yıllarında, henüz birçok eski makine
kullanımdayken ve iyileştirme henüz tam yayılmamışken, o para biriktirmek için
büyük bir fırsata sahip oluyor; bu geliştirmelerden ayrılması olanaksız bazı
dezavantajlara dikkat etmesini istemekse, tam o sırada ondan çok şey istemek
oluyor.
Burjuvazi, geliştirilmiş makinelerin ücretleri
azalttığı gerçeğine de şiddetle karşı çıkıyor; emekçiler tarafından ne şiddetle
vurgulanırsa, aynı şiddetle bu gerçeği yadsıyor. Burjuvazi, gerçi parça başına
ücretin azaltıldığını, ama haftalık iş için ödenen toplam ücretin düşmediğini
arttığını, işçilerin koşullarının da kötüleşmediğini, tersine iyileştiğini
vurguluyor. Sorunun köküne inmek zor; çünkü işçiler, genel olarak parça başı
ücretle çalışırlar. Ama hiç kuşku yok, makinelerdeki gelişme, birçok iş kolunda
haftalık ücretleri de düşürdü. İnce iplik eğirici denen, (ince çıkrık ipliği
eğiren) işçiler, örneğin, haftada otuz-kırk şilin gibi yüksek ücretler alırlar,
çünkü ücretleri yüksek tutan güçlü bir örgütleri vardır, ayrıca meslekleri uzun
eğitimi gerektirir; ama kalın iplik eğirenler [sayfa 200]
ve (henüz ince ipliğe uyarlanmamış olan) otomatik makinelerle rekabet eden ve bu
makinelerin ortaya çıkışıyla örgütleri çökmüş olan işçiler çok düşük ücret
alırlar. Çıkrık makinesinde çalışan bir eğirici bana haftada ondört şilinden
fazla kazanmadığını söyledi; bu ifade, Leach'in söylediklerini de tutuyor; o da
çeşitli fabrikalarda kalın iplik eğiren işçilerin haftada onaltı şilin altı
peniden az kazandıklarını ve yıllar önce[260*]
otuz şilin kazanan bir eğiricinin şimdi haftada zar-zor oniki-buçuk şilin
kazandığını, geçen yıl da ortalama olarak bundan fazla kazanmamış olduğunu
belirtiyor. Kadınlarla çocukların ücretleri daha az düşmüş olabilir; ama bu,
başlangıçta zaten yüksek olmadığı içindir. Birçok kadın biliyorum, çocuklu dul
kadınlar, haftada sekiz-dokuz şilin kazanmak için canları çıkıyor;
İngiltere'deki en zorunlu tüketim maddelerinin fiyatını bilen herkes, bu parayla
o kadınların ve ailelerinin ele-güne muhtaç olmadan yaşayamayacaklarını itiraf
etmek zorundadır. Makinelerin iyileştirilmesi sonucu ücretlerin genelde
düştüğünü bütün işçiler söylüyor. Makinelerin, işçi sınıfının koşullarını
iyileştirdiği yollu burjuva savının yalan olduğu, fabrika yörelerindeki her işçi
toplantısında en güçlü biçimde ilan ediliyor. Üstelik, nispi ücret, parça başına
ücret düşerken, mutlak ücretin, bir haftada kazanılan paranın aynı kaldığı savı
doğru olsaydı bile, bundan nasıl bir sonuç çıkardı? Makinelerin
iyileştirilmesinden elde edilen kazançtan işçilere en ufak bir pay vermeksizin
imalatçılar keselerini doldururken, işçilerin sessizce seyirci kaldıkları sonucu
çıkardı. Burjuva, emekçiyle savaşırken, kendi ekonomi politiğinin en sıradan
ilkelerini bile unutuyor. Başka zamanlarda Malthus üzerine yemin edenler,
işçilerin karşısında endişelerini haykırıyor: "Makineler geliştirilmezse,
İngiltere nüfusunun artan milyonları nerede iş bulacak?"[261*]
Makineleşme olmasaydı ve sanayi genişlemeseydi, bu "milyonlar"ın dünyaya asla
getirilmeyecek ve büyümeyecek [sayfa 201] olduklarını,
sanki burjuva bilmiyor! Makinelerin işçiye yaptığı hizmet, en basit bir biçimde
söylemek gerekirse şudur: Makine, işçinin kafasına makinelerin artık işçilere
karşı değil ama onlar için çalışmasını sağlayacak bir toplumsal reformun zorunlu
olduğunu anlatmıştır. Küstah burjuva isterse insanlara Manchester'ın ve öteki
kentlerin sokaklarını kimin süpürdüğünü (aslında bu işin de çağı geçti, şimdi
sokakları makineler süpürüyor), sokaklarda tuzu, kibriti, portakalı, ayakkabı
bağını kimin sattığını, ya da dilendiğini, bunların eskiden kimler olduğunu
sorsun ve kaç kişinin, makinenin işinden ettiği fabrika işçisi diye karşılık
vereceğini görsün. Şimdiki toplumsal koşullarımızda, makinelerin
geliştirilmesinin ortaya çıkardığı sonuçlar işçiler için yalnızca zarar
vericidir ve çoğu zaman en ağır biçimde ezicidir. Her yeni ilerleme, kendi
yanısıra, işsizlik, yoksunluk ve ızdırap getiriyor ve zaten bir "fazla nüfus"un
bulunduğu İngiltere gibi ülkede, işinden olmak bir işçinin başına gelebilecek en
kötü şeydir. Kaderi zaten sallantılı olan işçi üzerinde, makinelerdeki
dursuz-duraksız ilerlemenin[262*]
yarattığı, yarın ne olacak belirsizliğinden ileri gelen maneviyat ve sinir
bozukluğunu düşünün. Umutsuzluktan sakınabilmek için, ona açık yalnızca iki yol
vardır: ya hem kafasının içinde hem dışa dönük olarak burjuvaziye isyan ya da
sarhoşluk ve genel ahlaksal çözülme. İngiliz işçileri her ikisine de sığınırlar.
İngiliz proletaryasının tarihi, makinelere ve burjuvaziye karşı yüzlerce
başkaldırıdan sözeder; özünde bir başka umutsuzluk demek olan ahlaksal
çözülmeden de zaten sözetmiştik.
En kötü durum, geliştirilmesi süregiden bir
makineye karşı yarışmak zorunda kalan işçilerin durumudur. İşçilerin ürettiği
ürünlerin fiyatı, kendini, makinenin ürettiği benzer ürünün fiyatına uyarlar;
makine daha ucuza ürettiği için, onun insan rakibi en düşük ücrete geriler. Aynı
şey, en son gelişmelere karşı eski bir makinede çalıştırılan her işçi için
[sayfa 202] de doğrudur. Peki güçlüğü kim yüklenecek? İmalatçı, eski
makinesini kaldırıp atmaz, o makine yüzünden karşılaştığı zararı da yüklenmez;
cansız bir mekanizmadan, zararını kapatamaz, o zaman yükü, yaşayan, canlı
işçinin sırtına, toplumun evrensel günah keçisine yükler. Makinelerle rekabet
halindeki işçilerden en kötü muamele görenler, el tezgahında pamuklu
dokuyanlardır. En düşük ücreti onlar alırlar; bütün gün çalıştıkları halde,
haftada on şilinden fazla kazanabilecek bir durumda değildirler. Makine-tezgah
dokuma ürünlerini bir bir istila eder ve el-dokuması, başka branşlarda işinden
atılmış işçilerin son sığınağıdır; bu yüzden bu meslek aşırı kalabalıktır. Bu
çerçevede, ortalama kazanç sağlanan mevsimlerde, el-dokumacısı haftada altı ya
da yedi şilin kazanabilirse, kendini talihli sayar; bu miktar paraya
ulaşabilmesi için de tezgahının başında günde ondört-onsekiz saat arasında
oturması gerekir. Üstelik dokumaların çoğu, atkı ipliklerinin kopmaması için
rutubetli bir dokuma odasını gereksinir; bir parça bu nedenle, bir parça da daha
iyi bir konut için ödeyecek paraları olmadığı için, bu dokumacıların işliğinde
genelde tahta ya da başka döşeme yoktur. Bu dokumacılardan birçoğunun, gayet
kötü ve ıssız konut bloklarındaki ya da ara sokaklardaki evlerine, genelde
bodrum katlarına gitmiştim. Çoğunca bu el-dokumacılarınm, bazıları evli olan
yarım düzine kadarı, bir ya da iki iş odası bir de geniş bir yatak odası bulunan
kulübelerde birlikte yaşarlar. Yiyecekleri genelde patatestir, yulaf lapasıdır,
ara-sıra süt ve çok seyrek olarak da ettir. Çoğu İrlandalı ya da İrlanda
asıllıdır. Her bunalımdan en önce zarar gören, sıkıntısı en son giderilen bu
zavallı el-dokumacıları, burjuvaziye de fabrika sistemine yönelik saldırıları
göğüslemesi için tutamak olarak hizmet görürler. Bakın görün diye haykırır
burjuva, utkun bir eda ile, bakın görün, fabrika işçileri gönenç içindeyken, bu
zavallı yaratıklar nasıl da aç kalıyorlar, bunu görün ve ondan sonra
fabrika sistemini yargılayın![263*]
[sayfa 203] Sanki eldokumacılarını utanmazca ezen
fabrika sistemi ve o sistemin makineleri değilmiş, sanki bunu burjuvazi de bizim
kadar iyi bilmiyormuş gibi! Ama burjuvazinin, tehlikede olan bazı çıkarları
vardır ve bir ya da iki yalan, biraz da yüzsüzlük o kadar da farketmez.
Makinelerin giderek insan emeğinin yerini daha
çok alışı gerçeğini biraz daha yakından inceleyelim. Eğirme ve dokuma işindeki
insan emeği, esas olarak kopan iplikleri bağlamaktan ibarettir; gerisini makine
yapar. Bu iş, adale gücü istemez, kıvrak parmaklar ister. O nedenle yalnızca
erkeklere bu işte gerek olmayışı bir yana, el adalelerinin daha da gelişkin
oluşu nedeniyle, bu işe kadınlardan ve çocuklardan daha az uygundurlar; bu
yüzden de yerlerini, doğal olarak onlar alır. İşte bu çerçevede, kol gücü ve
kuvvet kullanımı[264*]
buhar ya da su gücüne ne kadar çok aktarılabilirse o kadar daha az erkeğin
çalıştırılmasına gerek vardır; kadınlar ve çocuklar da daha ucuza
çalıştırıldıkları ve bu branşta erkeklerden daha iyi oldukları için onların
yerini alırlar. İplik eğirme fabrikalarında trasılların başında yalnızca
kadınlar ve kızlar görülür; çıkrık makineleri arasında bir erkek, yetişkin bir
eğirici (otomatik makinelerde o bile gereksizleşiyor) ve iplikleri bağlayan
genelde kadın ya da çocuk bazan onsekiz-yirmi yaşlarında genç erkek birkaç
yardımcı, şurada ya da burada, başka bir işten çıkarılmış eski bir eğirici.[265*]
Makine dokuma tezgahlarında genelde onbeş-yirmi yaş arasında kadınlar ve az
sayıda erkek çalıştırılır; ancak bu kadınlar yirmibirinci yaşlarından sonra bu
meslekte pek nadir kalırlar. Hazırlama makinelerinde de kadınların çalıştığı
gözlenir; arada bir tarakları temizleyen ve bileyen erkek işçilere de raslanır.
Bunların dışında fabrikalar çocuk işçiler —dofferler— çalıştırırlar;
[sayfa 204] bunlar bobinleri takar çıkarırlar; birkaç
erkek nezaretçi, buharlı makineler için makinist ve teknisyen, marangoz ve hamal,
vb. çalıştırılır; ama fabrikadaki asıl işi kadınlar ve çocuklar yapar.
İmalatçıların yadsıdığı budur.
Geçen yıl makinelerin yetişkin erkek işçilerin
yerini almadığını kanıtlamak için ayrıntılı, özenle hazırlanmış çizelgeler
yayınladılar. Bu çizelgelere göre çalıştırılan fabrika işçilerinin yarıdan çoğu,
yüzde 52'si kadındı, yüzde 48'i erkekti; işçilerin yarıdan çoğu onsekiz yaşının
üstündeydi.31
Buraya kadar iyi. Ama imalatçılar, yetişkinlerin ne kadarının erkek, ne
kadarının kadın olduğunu söylememeye özen gösteriyorlar. Esas nokta da bu.
Ayrıca, öyle anlaşılıyor ki, makinistleri, teknisyenleri, marangozları, yani
fabrikada çalıştırılan bütün erkekleri, belki memurları da bu sayının içine
katmışlar, ama yine de tüm gerçeği söylemeye cesaret edemiyorlar. Bu tür
yayınlar genelde bu konularla yakınlığı olmayanlara çok şey kanıtlayan işin iç
yüzünü bilenlere ise hiçbir şey söylemeyen yalanlarla, saptırmalarla, sahte
açıklamalarla, ortalama hesaplarıyla dolup taşar; aynı zamanda da en önemli
noktalarda, gerçekleri saklar; ve yalnızca, ilgili imalatçıların bencil
körlüğünü ve dürüstlükten yoksunluğunu kanıtlar. Lord Ashley'nin, 15 Mart
1844'te Avam Kamarasına on saatlik işgünü yasa tasarısını sunarken yaptığı
konuşmayı alalım. Bu konuşmada lord Ashley, işçilerin yaş ve cinsiyet durumları
hakkında, yukarda özetlediğimiz üstelik İngiltere imalat sanayisinin ancak bir
bölümünü kapsayan açıklamayı yapan imalatçıların henüz yalanlamadıkları bazı
bilgiler verdi. 1839'da Britanya İmparatorluğundaki 419.590 fabrika işçisinden
192.887'si ya da yaklaşık yarısı onsekiz yaşının altındaydı; 242.296'sı kadındı
ve bunların da 112.192'si onsekiz yaşından küçüktü. Buna göre onsekiz yaşından
küçük olan erkek işçilerin sayısı 80.695, yetişkin erkek işçilerin sayısı
96.599'dur ya da tüm sayının tam dörtte-biri bile değildir.[266*]
Pamuklu fabrikalarında işçilerin yüzde [sayfa 205]
56¼'ü, yünlü fabrikalarında yüzde 69½'si, ipekli fabrikalarında yüzde 70½'si,
keten ipliği fabrikalarında yüzde 70½si kadındır. Bu sayılar, yetişkin erkek
işçilerin dışarıya itildiğini kanıtlamaya yeter. Ama bu gerçeklerin doğruluğunu
görmek için en yakındaki bir fabrikaya gitmeniz gerekir. Bu durumun zorunlu
sonucu olarak işçilere dayatılan altüst olmuş mevcut toplumsal düzen, işçiler
için en yıkıcı sonuçları taşımaktadır. Kadınların çalıştırılması aileyi derhal
parçalamaktadır: çünkü kadın günde oniki-onüç saatini fabrikada geçirirse erkek
de orada ya da başka yerde aynı zaman süresince çalışırsa çocuklara kim bakacak?
Yaban otlar gibi büyürler; haftalığı bir şilin ya da onsekiz peniden ana okuluna
bırakılırlar ve kendilerine nasıl davranıldığı tahmin edilebilir. Fabrika
yörelerinde çocukların başına gelen kazalar[267*]
müthiş ölçüde artar. Manchester adli tabibinin listeleri[268*]
gösteriyor ki, dokuz ay içinde yanmadan 69, boğulmadan 56, düşmeden 23, başka
nedenlerle 67 olmak üzere, kazalar sonucu toplam 215 ölü.[269*]
Buna karşılık, Liverpool'un sanayi yöresi olmayan kesimlerinde oniki ayda
yalnızca 146 ölümlü kaza oldu. Her iki durumda da maden kazaları dışlanmıştır;
Manchester adli tabibi, Salford'dan sorumlu olmadığı için, anılan her iki
yörenin nüfusu da yaklaşık aynıdır. Manchester Guardian hemen her
sayısında yanıktan ölüm olaylarını duyuruyor. Annelerin çalıştırılmaya
başlamasıyla çocuklar arasında genel ölüm oranının artmış olduğu apaçık bir
gerçek ve nedeni de tüm kuşkuların ötesinde bilinen gerçekler. Kadınlar, üç-dört
günlük bir loğusalıktan sonra, bebeği evde bırakarak fabrikaya dönüyorlar; yemek
vaktinde hem bebeği beslemek hem kendileri bir şeyler yemek için eve
koşturuyorlar; [sayfa 206] tabii bunun nasıl bir
emzirme olacağı da belli. Lord Ashley birçok çalışan kadının söylediklerini
aktarıyor:
"M. H. yirmi yaşında, iki çocuğu var; ikincisi
henüz bebek ve ona biraz daha büyük olan kardeşi bakıyor. Anne fabrikaya sabah
saat beşi biraz geçe gidiyor, akşam saat sekizde dönüyor; bütün gün göğsünden
süt geliyor, giysileri de sırılsıklam oluyor." "H. W'nin üç çocuğu var,
pazartesi sabah saat beşte gidiyor, cumartesi akşamı dönüyor; çocuklar için
hazırlaması gereken o kadar çok şey var ki, sabaha karşı saat üçten önce yatağa
giremiyor; çoğu zaman teni ıpıslak ve o haliyle çalışmak zorunda kalıyor." Kadın
"Göğüslerim çok acı veriyor ve süt yüzünden sırılsıklam kalıyorum" diyor.32
Çocukları sakin tutmak için uyuşturucu
kullanılmasını da bu rezil sistem besliyor ve fabrika yörelerinde çok
yaygınlaşmış bulunuyor. Manchester Nüfus Dairesi başkanı Dr. Johns, ıspazmozdan
ölenlerin esas kaynağının bu olduğu görüşünde. Kadının çalışması kesinlikle ve
zorunlu olarak aileyi çözüyor; aile temeline dayanan bugünkü toplumumuzda bu
çözülme, en moral çökertici etkilerini ana-baba üzerinde olduğu kadar çocuklar
üzerinde de gösteriyor. Çocuğuyla ilgilenecek, gerçekte pek az gördüğü çocuğuna
hiç değilse ilk yıl alelade de olsa sevgi gösterecek vakit bulamayan anne,
gerçek anne olamaz; çocuğuna karşı kaçınılmaz biçimde bir ilgilenmezlik içine
girer, ona bir yabancı gibi sevgisizce davranır. Bu tür koşullar altında büyüyen
çocuklar, aile yaşamının sonraki dönemlerinde bütün bütün çökerler; kendilerini
hiçbir zaman evlerinde, aile ortamında hissetmezler; çünkü, ayrı kalmaya
alışmışlardır, bu nedenle de işçi sınıfında ailenin genel çöküşüne onlar da
böylece katkıda bulunurlar. Buna benzer biçimde, ailenin çöküşünü ortaya çıkaran
bir başka neden çocukların çalışmasıdır. Ailelerine malolduklarından daha fazla
haftalık kazanacak duruma geldikleri zaman, ana-babaya, evde kalmanın karşılığı
bir miktar para ödemeye başlarlar, geri kalanını kendilerine saklarlar. Bu
genelde ondört, onbeş yaşından itibaren başlar.[270*]
Sözün kısası [sayfa 207] çocuklar kendilerini ailenin
egemenliğinden kurtarırlar ve baba ocağına bir tür pansiyon gibi bakar olurlar;
tabi işlerine geldiği zaman baba ocağı olur; işlerine gelmediği zaman pansiyon,
o da ayrı.
Birçok durumda, kadının çalışması aileyi tümden
dağıtmaz, ama tepetaklak eder. Ailenin geçimini kadın sağlar; baba evde oturur,
çocuklara bakar, evi temizler, yemek pişirir. Bu çok sık olur; yalnızca
Manchester'da, ev işlerine mahkum olmuş yüzlerce erkekten sözedilmiştir. Öteki
toplumsal koşullar aynı kaldığı bir durumda, aile-içi ilişkilerdeki bu ters-yüz
oluşun emekçi erkeklerde yarattığı öfkeyi[271*]
tahmin etmek kolaydır. Önümde, Leeds'de Baron's Buildings, Woodhouse,
Moorside'dan (burjuva onu orada avlayabilir; tam adresi bu düşünceyle veriyorum)
Robert Pounder adlı bir işçinin Oastler'a yazdığı bir mektup var.[272*]
Pounder, avare avare ordan oraya dolaşan bir
başka emekçinin Lancashire'da St. Helens'e bir arkadaşını görmeye geldiğini, onu
orada içinde pek eşya bulunmayan rutubetli, rezil bir bodrumda bulduğunu yazıyor:
"Ve benim zavallı arkadaşım içeri girdiği zaman,
zavallı Jack ateşe yakın oturuyordu ve düşün ki ne yapıyordu? Niçin ki,
oturmuştu ve yorgan iğnesiyle karısının çoraplarını onarıyordu; kapıda eski
arkadaşını görünce çorapları saklamaya çalıştı. Ama Joe, bu arkadaşımın adıdır,
onu görmüştü ve dedi: 'Jack,, ne halt yapıyorsun? Karın nerdedir? Bu senin
[sayfa 208]
işindir?' ve zavallı Jack utanmıştı ve dedi: 'Hayır, bilirim, bu benim işim
değildir, ama benim zavallı karım fabrikadadır; sabah beş-buçuk olmadan gider,
akşam sekize dek çalışır ve sonra, öyle helak olmuştur ki, eve geldiğinde hiçbir
şey yapamaz; o yüzden onun yerine ne yapabilirsem ben yaparım, çünkü benim işim
yok, hiç yok, üç yıl vardır ki yok, yaşadıkça da herhal olmayacak’ sonra bir
ağladı ki hüngür-hüngür. Jack yine dedi: 'Karı kısmı ve bebe-belik için surda
burda epey iş vardır, ama erkekler için yok; yolda yüz pound bulabilirsin de,
erkekler için iş bulamazsın — ama sen ya da başkası beni, karımın çoraplarını
onarırken bulabilsin, hiç düşünmemişimdir; çünkü bu kötü bir iştir. Ama o
ayakları üstünde zor durur; korkarım yatağa düşecektir; ondan sonra bizim
başımıza ne gelir bilemem; çünkü o evin erkeğiydi, ben de karı, yine de iyi; bu
iş kötü Joe'; ve acı acı ağladı ve dedi 'Hep böyle değildi.' 'Hayır' dedi Joe, 'ama
işin olmadığı zaman, nasıl geçindin?' 'Sana diyeceğim Joe, dilim döndükçe, ama
pek kötüydü; sen iyi bilirsin, evlendiğim zaman işim vardı ve tembel olmadığımı
da bilirsin.' 'Yo değildin'. 'Ve döşenmiş iyi bir evimiz vardı ve Mary'nin işe
gitmesi gerekmiyordu. Ben ikimiz için de çalışabilirdim; ama şimdi dünya
ters-yüz oldu. Mary çalışmak, ben de evde durmak, bebelere bakmak, temizlik
yapmak, bulaşık yıkamak, ekmek pişirmek ve yırtık-pırtığı dikmek zorundayım; ve
zavallı kadın akşam eve geldiği zaman kıpırdayacak hali olmuyor. Sen bilirsin
Joe, eskiden farklı olan için zor bişey.' 'Evet oğlum zordur.' Ve Jack yeniden
ağlamaya başladı, keşke hiç evlenmeseydim, keşke hiç doğmasaydım diyordu; ama
Mary'yle evlendiği zaman, işin buraya varacağını hiç düşünmemişti. 'İş işten
geçtikten sonra ağladım' dedi Jack. Joe bunu duyunca, bana fabrikada çalışırken
bir çocuktan öğrendiği tüm küfürlerle fabrikalara, sahiplerine ve hükümete
küfrettiğini ve hepsini lanetlediğini söyledi"33
Bu mektupta anlatılandan daha çılgınca bir durum
düşünülebilir mi? Ama yine de bu durum, erkeğe gerçek bir kadınlık, kadına da
gerçek bir erkeklik armağan [sayfa 209] etmeden
erkeği hadım eden, kadından da kadınlığını alan bu durum, en utanmaz biçimde her
iki cinsi ve onlar aracılığıyla insanlığı aşağılayan bu durum, çok övündüğümüz
uygarlığın ulaştığı son noktadır; yüzlerce ve yüzlerce kuşağın, kendi
durumlarını ve gelecek kuşakların durumunu iyileştirme savaşımlarının son
başarısıdır. Tüm çabalarımızın ve emeğimizin böyle bir budalalığa gelip
dayanmasından sonra ya insanlıktan, onun amaçlarından ve gayretlerinden
umudumuzu kesmeliyiz, ya da insan toplumunun şimdiye dek kurtuluşu yanlış yönde
aradığını itiraf etmeliyiz; böylesine köklü bir ters-yüz oluşun, kadın ve erkek
cinsi ta başından yanlış konuma sokulmuş olduğu için vuku bulabileceğini itiraf
etmeliyiz. Fabrika sisteminin kaçınılmaz olarak getirdiği, kadının kocası
üzerindeki egemenliği insani değilse, kocanın karısı üzerinde geçmişteki
üstünlüğü de insani değildi. Eğer şimdi kadın üstünlüğünü[273*]
ortak malların tümünü değilse, daha büyük bir kısmını sağladığı gerçeği üzerine
oturtabilirse, bundan çıkarılabilecek zorunlu sonuç, aile üyelerinden biri,
saldırgan bir biçimde daha büyük katkıda bulunmakla böbürlendiğine göre, bu
mülkiyet toplumunun doğru ve ussal bir toplum olmadığı sonucudur. Bugünkü
toplumumuzun ailesi böyle çözülüyorsa, bu çözülüş, ailenin temelindeki bağın,
aile sevgisi değil, öyleymiş gibi görünen bir mülkiyet toplumunun eteği altında
sırıtan özel çıkar olduğunu gösterir.[274*]
Daha önce değinilen pansiyon ücreti ödemeyen çocukların, işsiz kalan
ana-babalarını desteklemeleri durumunda o çocuklar açısından aynı ilişki ortaya
çıkmış olur. Fabrikalar Soruşturma Komisyonu Raporunda Dr. Hawkins, bu ilişkinin
yeterince yaygın olduğunu ve Manchester'da felaket halinde olduğunu
belirtmektedir. Bu durumda, evin efendisi çocuklardır, tıpkı,
[sayfa 210] bir önceki durumda kadının oluşu gibi. Ve
lord Ashley, konuşmasında bir örnek vermektedir.[275*]
Bir baba, birahaneye giden iki kızını azarlayınca, kızlar kendilerine emir
verilmesinden usandıklarını söylemişler, "Allah belanı versin, sana biz
bakıyoruz"[276*]
demişlerdir. İşlerinden kazandıkları parayı kendilerine saklamak için aile evini
terketmişler, ana-babalarını kendi kaderlerine bırakmışlardır.
Fabrikalarda büyüyen evlenmemiş kadınlar,
evlenenlerden daha iyi durumda değildirler. Apaçıktır ki, dokuz yaşından
itibaren fabrikada çalışmaya başlayan bir kız, ev işlerinden anlayabilecek bir
durumda olamaz; bunun doğal sonucu, kadın işçiler, evi çekip çevirmede
deneyimsizdirler. Yün öremezler, dikiş dikemezler, yemek pişiremezler, çamaşır
yıkayamazlar, bir ev kadınının en sıradan görevlerinden habersizdirler ve çocuk
sahibi oldukları zaman, ne yapacakları konusunda en ufak fikirleri yoktur.
Fabrikalar Soruşturma Komisyonu Raporu, bu konuda düzinelerle örnek veriyor ve
Lancashire'dan sorumlu üye Dr. Hawkins düşüncesini şöyle belirtiyor:[277*]
"Kız erken yaşta ve hiçbir şeyi düşünmeden
evlenir; ev yaşamının en sıradan görevlerini öğrenmek için zamanı, ortamı,
fırsatı hiç olmamıştır; bir şeyler öğrenmişse bile pratik için zamanı olmamıştır.
... Genç anne çocuğundan günde oniki saatten fazla uzak kalır. Onun yokluğunda
çocuktan kim sorumludur? Genelde ya küçük bir kız ya da ufak bir ücret karşılığı
tutulan ve hizmeti bir ödüle eşdeğerde olan yaşlı bir kadın. Çoğu zaman fabrika
ailesinin yerleştiği yer bir ev değildir; bazan bir bodrumdur — içinde yemek
pişirilemez, bir şeyler yıkanamaz, hiçbir şey yapılamaz, hiçbir onarım işi
yapılamaz, doğru-dürüst yaşanamaz, ocak başı çekici değildir.
[sayfa 211] Bu çerçevede ve başka temeller çerçevesinde, özellikle çocuk
yaşamının korunması açısından, evli kadınların fabrikada nadiren çalıştıkları
dönemin gelmesini ummak istiyorum."[278*]
Yalnız bu, kötülüklerin en masumu! Kadınların
fabrikalarda çalıştırılmalarının ahlaksal sonuçları daha da berbat. Her iki
cinsten ve her yaştan insanların tek bir işlikte toplanması, kaçınılmaz temas,
kendilerine hiçbir moral ve ruhsal eğitim verilmemiş çok sayıda insanın küçücük
bir yere sığıştırılması, kadın karakterinin gelişmesinde hiç de elverişli
görünmemektedir. İmalatçı, eğer soruna şöyle ya da böyle dikkat ederse, ancak
skandal türünden bir şeyler olduğu zaman müdahale edebilir; ahlaksız kişilerin,
daha ahlaklı, özellikle genç insanlar üzerindeki sürekli, daha az belirgin olan
etkilerini değerlendiremez ve engelleyemez. Ama bu etki yıkıcıdır. Fabrikalarda
kullanılan dil, 1833 tarihli raporda birçok tanık tarafından "edebe aykırı", "kötü",
"pis" vb. diye nitelenmiştir.[279*]
Büyük kentlerde büyük ölçekte gördüğümüz sürecin küçük ölçekte yinelenmesiyle
karşı karşıyayız. Nüfusun merkezileşmesi, küçük bir fabrikada olsun, büyük bir
kentte olsun, aynı insanlar üzerinde aynı etkiyi yapar. Fabrika ne kadar küçükse,
insanların birbirinin üstüne yığılması o kadar daha fazla yoğundur ve temas daha
kaçınılmaz hale gelir; sonuçları da çok bol ve değişiktir. Leicester'de bir
tanık, kızının fabrikaya gitmesindense dilenmesini yeğlediğini söylemişti;
fabrikaların mükemmel birer cehennem kapısı olduğunu, kentteki fahişelerin
çoğunun, bugünkü durumları için fabrika işçiliği yapmış olmalarına teşekkür
borçlu olduklarını söylemişti.[280*]
Manchester'da bir başkası "yaşı ondört-yirmi arasında olan genç fabrika
işçilerinin dörtte-üçünün bakire olmadığını öne sürmekten çekinmemişti".[281*]
Komisyon üyesi Cowell, fabrika işçilerinin [sayfa 212]
ahlakının, genelde işçi sınıfı ahlak ortalamasının altında olduğuna inandığını
söylüyor.[282*]
Ve Dr. Hawkins de şöyle diyor:[283*]
"Cinsel ahlak tahminlerinin rakama
dönüştürülebilmesi olanaksız; ama kendi gözlemlerime, görüştüğüm kişilerin genel
düşüncesine, bulgularımızın özüne göre, fabrika yaşamının genç kadınların ahlakı
üzerinde çok olumsuz etki yaptığı konusunda hiç de cesaret verici olmayan bir
görüş kendiliğinden ortaya çıkmaktadır."
Bunun yanısıra fabrika köleliği, başka tür
kölelik gibi hatta ondan da daha büyük ölçüde, fabrika sahibine jus primae
noctis[284*]
bahşeder. Bu açıdan da işveren çalıştırdığı insanların şahsı ve beğenisi
üzerinde egemendir. İşine son verme tehdidi, yüz olayın doksandokuzunda değilse
bile, on olayın dokuzunda, iffet güdüleri pek güçlü olmayan kızlarda tüm
direncin üstesinden gelmeye yeterlidir. Patron yeterince rezilse, resmî rapor
böyle birçok olayı belirtiyor, fabrikası aynı zamanda haremidir; patronların
tümünün bu konuda zora başvurmaması, kızların konumunu değiştirmez. İmalat
sanayisinin başlangıcında, çoğu eğitimsiz ya da toplumun ikiyüzlülüğünü hesaba
katmakta özensiz kişiler olan türedi zengin patronlar, kazanılmış haklarını
kullanmaya karışılmasına asla izin vermezlerdi.
Fabrika çalışmasının kadın sağlığı üzerindeki
etkileri hakkında doğru bir yargıya varabilmek için, önce çocukların yaptığı işi
sonra da işin kendi yapısını gözden geçirmek gerekiyor. İmalat sanayisinin
başından itibaren çocuklar fabrikalarda çalıştırılagelmiştir; daha sonra
genişletilen makinelerin ilkin küçük boyutlarda oluşu, çocukların
çalıştırılmasının özgül nedenidir. Atelyelerdeki çocuklar bile, imalatçılara
birkaç yıllığına çırak olarak kiralanmışlar ve çok sayıda çocuk böylece
çalıştırılmıştır. Bu çocuklar aynı yerde kalır, birlikte yemek yer, aynı
giysileri giyerlerdi; kuşkusuz patronun kölesiydiler; kendilerine çok haşin ve
çok barbar davranılırdı.
[sayfa 213] Daha 1796'da bu isyan ettirici sisteme
halkın itirazı, Dr. Percival'ın ve sir Robert Peel'in (pamuk imalatçısı bakan
Peel'in babası) güçlü çıkışlarında öylesine ifadesini bulmuştu ki, parlamento
1802'de bir Çıraklık Yasası[285*]
[35]
kabul etti. Yasa en göze çarpıcı kötülükleri ortadan kaldırıyordu. Sonra yavaş
yavaş, serbest çalışanların giderek artan rekabeti, tüm çıraklık sistemini
ortadan kaldırdı; fabrikalar kentlerde kuruluyor, makineler daha büyük
boyutlarda yapılıyordu, işyerleri daha ferah ve sağlığa uygundu; ayrıca
yetişkinler ve gençler için daha fazla iş olanağı çıkmaya başlamıştı.
Fabrikalardaki çocukların sayısı, bir ölçüde azaldı; işe başlama yaşı da biraz
daha yükseldi; artık sekiz ya da dokuz yaşın altında çok az çocuk
çalıştırılıyordu. İlerde göreceğimiz gibi, sonraları devletin gücü, çocukları
burjuvazinin para hırsından korumak için birçok kez müdahale etti.
İşçi sınıfı çocukları arasındaki ve özellikle
fabrika işçilerinin çocukları arasındaki yüksek ölüm oranı, çocukların ilk
yıllarını sağlıksız koşullarda geçirdiklerinin yeterli kanıtıdır. Bu sağlıksız
koşullar, hastalığa yenik düşenler üzerindeki kadar güçlü olmasa da ayakta kalan
çocuklar üzerindeki etkisini sürdürür. En iyi durumda sonuç, hastalığa yakalanma
eğilimidir, beden gelişmesinin durmasıdır ve bunun sonucu olarak bedenin
normalden daha az güçlü olmasıdır. Bir fabrika işçisinin, yokluk, yoksunluk,
değişen koşullar altında, yetersiz giysiler içinde soğukta ve rutubetli
ortamlarda, sağlıksız evlerde büyüyen çocuğu, daha sağlıklı koşullarda büyütülen
bir çocuğun çalışma gücüne sahip olmaktan uzaktır. Dokuz yaşındayken, onüç yaşma
gelinceye dek günde 6½ saat çalışmak üzere (daha önce 8 saat, ondan önce de
12-14 saat, hatta 16 saat) fabrikaya gönderilir; sonra da onsekiz yaşma kadar
günde oniki saat çalışır. Sırtlarına bir de çalışma işi yüklenirken, bir yandan
da eski zayıflatıcı etmenler etkisini sürdürür. Dokuz yaşında bir çocuk, bir
işçinin çocuğu olsa bile, günde 6½ saat çalışmaya dayanabilir ve hiç
[sayfa 214]
kimse onun beden gelişmesi üzerinde bunun olumsuz bir etkisini görmeyebilir — bu
yadsınamaz; ama fabrikanın sık sık ısınıp ıslak hale gelen rutubetli ve ağır
havası içinde bulunmanın da sağlığa yararlı olduğunu söylenemez; kaldı ki, bir
çocuğun, bütünüyle beden ve ruh gelişimi için harcanması gereken zamanı duygusuz
burjuvazinin açgözlülüğüne kurban etmek, onları imalatçıların kârı için
aşındırmak üzere okuldan ve temiz havadan çekmek affedilebilir gibi değildir.
Burjuvazi, biz çocukları fabrikada çalıştırmazsak, diyor, onlar yalnızca
gelişmelerine hiç de yardımı olmayan koşullar altında kalırlar. Bu tümüyle doğru.
Ama bu, eğer burjuvazinin, emekçi sınıf çocuklarını ilkin kötü koşullar altına
soktuğunun, sonra bu kötü koşulların varlığını, kendi kârı için sömürdüğünün
itirafı değilse nedir; kendi hatasının olduğu kadar fabrika sisteminin de hatası
olan bir duruma sığındığının itirafı değilse nedir; bugünün günahını dünün
günahı karşısında mazur gösterdiğinin itirafı değilse nedir? Ve Fabrika Yasası
bir ölçüde ellerini bağlamasaydı, fabrikalarını yalnızca işçi sınıfının yararı
için kuran bu "insancıl", bu "iyiliksever" burjuvazi nasıl da işçilerin
çıkarlarını gözetirdi! Fabrika denetçisi peşlerine düşmeden önce nasıl
davrandıklarını dinleyelim. Onları mahkum edecek şey, 1833 tarihli Fabrikalar
Soruşturma Komisyonunun Raporunda yeralan kendi tanıklıklarıdır.
Ana komisyonun raporu, imalatçıların, çocukları
nadiren beş yaşındayken, sıklıkla altı yaşında, daha sık biçimde yedi yaşında ve
genelde sekiz-dokuz yaşındayken çalıştırmaya başladığını anlatıyor; işgününün
yemek arası ve mola dışında, çoğu zaman ondört-onaltı saat sürdüğünü belirtiyor;
imalatçıların, nezaretçilere çocukları kamçılama ve eziyet etme izni
verdiklerini ve çoğu zaman kendilerinin de kamçılamaya ya da eziyete bizzat
katıldıklarını kaydediyor. Raporda bir İskoç imalatçı olayı anlatılıyor; onaltı
yaşında bir kaçak gencin arkasından atıyla kovalayan İskoç imalatçı, kaçağı
tırıs giden atının arkasından[286*]
aynı hızla koşmaya zorlamış ve [sayfa 215] yol
boyunca da uzun kamçısıyla dövmüştür.[287*]
işçilerin direndiği geniş kent ve kasabalarda böyle şeyler doğal ki daha seyrek
oluyordu. Ama bu uzun işgünü bile kapitalistlerin açgözlülüğünü doyurmaya
yetmedi. Amaçları, bina ve makineler için yatırılan sermayenin, her olanak
kullanılarak en yüksek getiriyi bırakması ve olabildiği kadar aktif çalışmasıydı.
Bunun sonucu olarak imalatçılar utanmasız bir gece çalışması uyguladılar.
Bazıları, her biri tüm fabrikayı doldurmaya yetecek kadar geniş iki posta işçi
çalıştırıyorlardı; bir posta gündüz oniki saat, öteki posta gece oniki saat
çalışıyordu. Gündüz vakti ne kadar uyunursa uyunsun yeri doldurulamayacak olan
gece uykusunu sürekli olarak yitirmenin çocuklar ve hatta gençlerle
yetişkinlerin bedeni üzerinde yaptığı etkiyi anlatmanın gereği yok. Kaçınılmaz
sonuç, tüm sinir sisteminde gerginlik, genel dermansızlık ve zayıflamaydı; bu da
sarhoşluk ve gemlenmemiş bir cinsel düşkünlük dürtüsünü besliyordu. Bir imalatçı,
fabrikasında gece postasının çalıştığı iki yıl içinde doğan gayrımeşru çocuk
sayısının katlandığını ve genel ahlak bozukluğunun çok arttığını, o nedenle gece
postasından vazgeçmek zorunda kaldığını belirtiyor.[288*]
Başka imalatçılar daha barbar davranıyorlardı; gece postasının tam olmadığını,
süreyi, işçilerin bir kısmının yerini tutmak üzere hesapladıklarını öne sürerek,
birçok işçinin ara yerde birkaç saat uyuyarak, her bir postada haftada birkaç
kez otuz, kırk saat çalışmalarını istiyorlardı.
Komisyonun, bu barbarlığa ilişkin raporları, bu
konuda benim bildiklerimi çok çok aşacak boyutlardadır. Bu tür alçaklıklar,
raporda anlatıldığı biçimiyle, başka hiçbir yerde görülemez — ama ilerde
değineceğimiz gibi, burjuvazi sanki onun lehineymiş gibi sık sık komisyonu tanık
gösteregelmiştir. Bu zulmün sonuçları kısa sürede yeterince açıklıkla ortaya
çıktı. Komisyon üyeleri, kendileriyle görüşmeye gelen bir grup kötürüm insanın,
bu durumlarının uzun saatler çalışmaktan ileri geldiğini belirtiyorlar. Bu beden
bozukluğu
[sayfa 216] genelde omurganın ve bacakların bükülmesi
biçiminde oluyor; Leeds'den Kraliyet Tıp Akademisi üyesi Francis Sharp, bu
bozukluğu şöyle tanımlıyor:[289*]
"Leeds'e gelmeden önce, kalça kemiğinin alt
uçlarının böyle garip bir biçimde büküldüğünü hiç görmemiştim. îlkin, raşitizm
olabileceğini düşündüm, ama bu durumda olanların yaşı, raşitizmin çocuklara
musallat olduğu yaşların (8-14 yaş arası) ötesindeydi ve fabrikada çalışmaya
başlayışlarıyla bu durumun gelişmeye koyulduğunu öğrendikten sonra fikrimi
değiştirdim. Şimdiye kadar bu tür hastalardan yaklaşık 100 kişiyi gördüm ve çok
kesin biçimde söyleyebilirim ki, bu bükülme çok fazla çalışmanın sonucudur.
Bildiğim kadarıyla bunların hepsi fabrika işçisidir ve hastalığı bu nedene
bağlıyorlar." "Çalışma sırasında çok uzun süre ayakta kalmaktan ileri gelen
omurga çarpılması olayı 300'den az değildir."
Leeds hastanesinde onsekiz yıl doktorluk yapan
Dr. Hey'in açıklaması da benzer biçimde:[290*]
"Fabrikalarda çalışan insanlar arasındaki omurga
hastalığı çok sıktı. Bir kısmı yalnızca çalışmanın sonucuydu; bazıları doğuştan
zayıf ya da kötü gıda nedeniyle zayıf olan bedenlerde, çalışma sonucu ortaya
çıkmıştı. Bacaklardaki de-formasyonların omurga çarpıklığından daha sık olduğu
gözleniyordu; dizlerin bükülmesi bileklerdeki kemik bağlarının gevşemesi ve
büyük kemiklerin bükülmesi çok sık görülüyordu. Büyük kemiklerin uçları
özellikle genişlemiş ve ciddi biçimde bükülmüştü; bu olayların, uzun saatler
çalışmanın yaygın olduğu fabrikalarda ve imalathanelerde ortaya çıktığı sonucuna
vardım."
Bradford'dan, her ikisi de cerrah olan Beaumont
ve Sharp, aynı biçimde tanıklık ediyorlar. Drinkwater'ın, Power'ın ve Dr.
Loudon'un raporları bu tür bozukluklardan çok sayıda örnek veriyor ve Tufnell
ile sir David Barry'nin bu
[sayfa 217] konuya daha az yönelmiş olan raporları da
tek tek örnekler veriyor.[291*]
Komisyonun Lancashire'dan sorumlu üyeleri Cowell, Tufhell ve Hawkins, fabrika
çalışma sisteminin bu bedensel bozukluklar yönünü hemen hemen tümden görmezden
geliyorlar; oysa bu yöre, kötürümlerin sayısı bakımından Yorkshire'la yarışıyor.
Bu kötürüm insanlardan, tam da tanımlandığı gibi omurga ve bacak deformasyonu
rahatsızlığı çeken üçüne, dördüne raslamadan Manchester'dan pek nadir
geçmişimdir; çoğu zaman onları yakından gözleme olanağını buldum. Bu insanlardan
birini kişisel olarak tanıyorum; durumu tam Dr. Hey'in tanımladığı gibi; bay
Douglas'ın Pendleton'daki fabrikasında çalışırken bu duruma gelmiş; bu fabrika,
eskiden geceler ve geceler boyu uzun çalışma süreleri uygulayışı nedeniyle
işçiler arasında, hiç de kıs-kanılası olmayacak biçimde dillere düşmüştür. Bu
kötürümlerdeki deformasyonun nereden geldiği, bir bakışta belli olur; hepsi
birbirinin aynıdır. Dizler içeriye ve geriye doğru bükülmüştür;[292*]
bilekler kalınlaşmış ve deforme olmuştur; omurga da ya öne ya yana doğru
eğrilmiştir. Ama bu alanda taç, Macclesfield ipek yöresinin insansever
imalatçılarına aittir. Onlar çok küçük yaştaki çocukları, beş-altı yaşındaki
çocukları çalıştırmışlardır. Komisyon üyesi Tufnell'in ek raporunda Wright
adında bir fabrika yöneticisinin ifadesini gördüm; yöneticinin iki kızkardeşi de
utanılası bir biçimde kötürüm olmuştu ve aynı yönetici bir seferinde, bazıları
Macclesfield'ın en temiz ve düzenli sokaklarında kötürümleri saymıştı. Townley
sokağında on, George sokağında beş, Charlotte sokağında dört, Watercots'ta onbeş,
Bank [sayfa 218] Top'ta üç, Lord sokağında yedi, Mili
Lane'de oniki, Great George sokağında iki, bir imalathanede iki, Park Green'de
bir, Peckford sokağında iki kötürüm saymıştı; hepsinin aileleri, sözbirliğiyle,
kötürümlerin ipek bükme fabrikalarında aşırı çalışma sonucu bu hale geldiğini
belirttiler. Erkek çocuklardan biri öylesine kötürümdü ki, evde üst kata
çıkamıyordu; kız çocukların da sırtlarında ve kalçalarında deformasyon vardı.
Bu aşırı çalışmadan başka tür deformasyonlar da
oluşmuştu, özellikle düz tabanlık. Leedsli doktorlar ve cerrahlar[293*]
gibi sir D. Barry[294*]de
düz tabanlara sık sık raslamışlardır. Sağlam bir beden, daha iyi gıda ve benzeri
lehteki koşullar, genç işçiye bu barbarca sömürünün sonuçlarına direnme
olanağını verdiği durumlarda da en azından sırt ağrısı, kalça ve bacak ağrısı,
eklem yerlerinde şişme, varisli damarlar ve kalçayla baldırda geniş ülserler
görüyoruz. Bu hastalıklar, işçiler arasında çok yaygındır. Stuart'ın,
Mackintosh'un ve sir D. Barry'nin raporları yüzlerce örneği içeriyor; işin
aslında neredeyse, bu hastalıklardan birine yakalanmamış bir işçi bilmiyorlar;
geri kalan raporlarda da aynı olaylara birçok doktor tanıklık ediyor. İskoçya
hakkındaki raporlar, onüç saatlik bir işgününün, Dundee'deki ve Dunfermline'daki
keten eğirme fabrikalarında ve Glasgow'la Lanark'taki pamuklu fabrikalarında
çalışan, onsekiz-yirmiiki yaş arasındaki erkek ve kadınlarda, en azından bu
sonuçları yarattığı konusunda hiç kuşku bırakmıyor.
Tüm bu hastalıkları, imalatçıların dediği gibi
çok "hafif olan fabrika işinin doğası kolaylıkla açıklıyor; tam da hafifliği
nedeniyle gevşekliğe neden oluyor. İşçilerin yapacakları çok az şey var, ama tüm
çalışma süresince ayakta durmak zorundalar.[295*]
Biri, diyelim pencere kenarına ya da bir sepetin üstüne oturursa para cezasına
çarptırılıyor; ve bu sürekli [sayfa 219] dik durma
durumu, bedenin üst kısımlarının sürekli olarak omurgaya, kalçalara ve bacaklara
baskı yapması, kaçınılmaz olarak, sözü edilen sonuçları doğuruyor. İşin kendisi
ayakta durmayı gerektirmiyor; Nottingham'da işçilere iskemle verildi,[296*]
bu hastalıklar ortadan kalktı; işçiler de işgününün uzunluğuna itiraz etmez
oldular. Ama işçinin yalnızca burjuva için çalıştığı, işini iyi yapmakta pek az
çıkarı olduğu bir fabrikada, bir olasılıkla sandalyeyi, imalatçı için kârlı ve
kabul edilebilir olandan daha uzun süre kullanabilir; burjuva açısından belki
daha az hammadde israf edilsin diye işçi sağlığını ve gücünü kurban etmelidir.[297*]
Bu uzun süren dik durma durumu, fabrikalarındaki kötü havayla birlikte, anılan
deformasyonların yanısıra, tüm hayati enerjilerin gevşemesine ve sonuçta bedenin
belli bir yerinde değil, ama genelinde başka rahatsızlıklara da yolaçıyor.
Fabrikaların havası, rutubetli ve sıcaktır, hatta çoğu zaman gereğinden de
sıcaktır; havalandırmanın da çok iyi olmadığı durumlarda, temiz olmayan,
ağır, oksijeni kıt, toz ve döşeme tahtalarının emdiği makine yağı buharının da
karışmasıyla ekşimsi hale gelir. İşçiler, sıcak hava nedeniyle hafif giyinirler,
ısı derecesinde düzensizlikler olursa da bu yüzden kolaylıkla üşütürler;
cereyanda kalmaktan hoşlanmazlar; insanın tüm fizik fonksiyonlarını yavaşlatan
gevşeme, beden sıcaklığını azaltır; bunun dışardan yerine konması gerekir, bu
nedenle de işçi için tüm kapılarla pencerelerin kapalı durmasından ve sıcak
fabrika havası içinde bulunmasından daha onaylayacağı başka bir şey yoktur. Ama
sonra, soğuğa, ıslak ve buzlu havaya çıkınca ani ısı değişikliği kendini
gösterir; yağmurdan korunacak bir şeyler yoksa, ya da ıslak giysilerin yerine
kurusu giyilmemişse, bu durum sürekli olarak soğuk algınlığına neden olur. Ve
insan bütün bunlarla birlikte, bir de belki yalnızca bacaklar dışında vücudun
tek bir adalesinin hareket ettirilmediğini, işe koşulmadığını düşünürse,
koşulların [sayfa 220] getirdiği gevşeme yatkınlığını
hiçbir şeyin dengelemediğini düşünürse adalelere güç, liflere esneklik ve uyum
verecek etmenlerin ortada olmadığını düşünürse, gençliğinden itibaren işçinin
temiz havada gezip eğlenmekten yoksun kaldığını düşünürse, fabrikalar raporunda,
doktorların neredeyse oybirliğiyle, hastalığa direnmekte büyük bir eksiklik,
yaşamsal edimlerin genel gerileyişi, zihin ve beden gücünün sürekli gevşekliği
gibi bulgular bulduklarını belirtmelerine şaşmamak gerekir. İlkin sir D.
Barry'yi dinleyelim:[298*]
"Fabrika çalışmasının işçiler üzerindeki olumsuz
etkileri şunlar: "(1) Harcadıkları zihin ve beden gücünün, değişmez ve durmaz
bir güç merkezinin harekete geçirdiği makinelerin hareketine ayak uydurmak
zorunda olması. (2) Sürekli ayakta durmanın doğal olmayan sürelere uzaması ve
kısa aralıklarla yinelenmesi. (3) Uyku yokluğu" (çok uzun saatler boyu çalışma
sonucu, bacaklarda ağrı ve genel fizik düzensizlik). "Bu nedenlere çoğu zaman
alçak tavanlı, kalabalık, tozlu ya da rutubetli odalar, temiz olmayan hava,
sıcak atmosfer, sürekli terleme de ekleniyor. Böylece, özellikle erkek çocuklar,
bir süre fabrikalarda çalıştıktan sonra —pek azı dışında— oğlan çocukların o gül
pembesi dolgunluğunu yitirirler, böyle çalıştırılmayan çocuklardan daha soluk,
daha zayıf yapılı olurlar. Ustasının dükkanında, toprak tabanda çıplak ayağıyla
çalışan çırak çocuk bile, görünümünü fabrika işçisi çocuklardan çok daha iyi
korur," çünkü ara sıra da olsa bir süre için temiz havaya çıkar . "Ama fabrika
işçisinin, yemek arası dışında, bir saniye dinlenecek vakti yoktur; yiyecek alma
dışında, açık havaya hiç çıkmaz. Yetişkin erkek eğiricilerin tümü soluk yüzlü ve
zayıftır; iştahları yerinde değildir ve hazımsızlık çekerler; eğiricilerin tümü,
çocukluktan itibaren fabrikada büyümüşlerdir; pek azının atletik yapılı ve uzun
boylu olduğunu ya da hiçbirinin böyle olmadığını gördükten sonra, yaşam
biçimlerinin bir erkek yapısı oluşturmaya elverişli olmadığı sonucuna varmak
doğru olur. Fabrika [sayfa 221] işi, kadınların
görünümünü, erkeklerden daha az bozar." (Çok doğal. Ama onların da kendilerine
göre hastalıkları olduğunu göreceğiz.)
Ve bir de Power:[299*]
"Hiç ikirciksiz söyleyebilirim ki, inancım,
Bradford'da de-formasyonların büyük çoğunluğunu fabrika çalışma düzeninin
yarattığıdır... uzun ve sürekli çalışmanın beden ve bacaklar üzerindeki etkisini
gösteren tek şey deformasyon değildir; daha yaygın belirtisi bodurluk, gevşek
adaleler ve zayıf beden yapısıdır."
Daha önce alıntıladığımız Leeds'teki cerrah[300*]
F. Sharp:
"Scarborough'dan Leeds'e taşındığım zaman
çocukların genel görünümü hemen dikkatimi çekti; Scarborough'da ve
çevresindekilere bakışla daha solgun benizliydiler, adale liflerinin sağlamlığı
daha düşük düzeydeydi. Ayrıca çoğunun, yaşına göre kısa kaldığını gözledim... .
Sayısız sıraca, akciğer hastalığı, bağırsak askısı hastalıkları ve hazımsızlık
da vardır; bir profesyonel olarak hiç kuşkum yok, bunlar aynı nedenden"
fabrikada çalışmasından "ileri geliyordu. Düşüncem o ki, uzun saatler boyu
çalışmak bedendeki sinir sistemi enerjisini zayıflatıyordu ve böylece birçok
hastalığa ortam hazırlanıyordu. Fabrikalara kırsal yörelerden gelip katılanlar
olmasaydı, fabrika insanları çoktan çürürdü."
Ve Bradford'daki cerrah Beaumont:
"Ben ayrıca, buradaki ve çevredeki fabrikaların
çalışma düzeninin, olayların çoğunda tüm beden sisteminde garip bir gevşekliğe
yolaçtığını, böylece çocukları, gelip çöreklenen salgınlara ya da rasgele tıbbi
bozukluklara çok duyarlı hale getirdiğini düşünüyorum. ... Fabrikaların çoğunda,
havalandırma açısından olsun, temizlik açısından olsun, sağlıklı düzenlemeler
olmayışının, büyük ölçüde, ürkünç hastalıklara karşı duyarlılığı ya da eğilimi
yarattığına kesinlikle inanıyorum; [sayfa 222] kendi
gündelik çalışmamda, bunun birçok örneğini görüyorum."
Dr. Hey'in tanıklığı da benzer yönde: "(1)
Fabrika düzeninin çocukların sağlığı üzerindeki etkilerini, en avantajlı
koşullarda gözleme fırsatını buldum" (Bradford'da yörenin en düzenli fabrikası
olan Wood fabrikasında, fabrika doktoruydu). "(2) Bu etki, lehteki koşullarda
bile kesinlikle ve büyük ölçüde zararlı. (3) 1832 yılı boyunca Wood fabrikasında
çalışan çocukların beşte-üçüne tıbbi tedavi uyguladım; (4) En zararlı etki
yaygın beden deformasyonu değil, ama güçsüzleşen hastalıklı beden. (5) Wood
fabrikasında çocukların işgünü on saate indirildikten sonra durum büyük ölçüde
düzeldi."
Bu tanıkların ifadelerine yer veren komisyon
üyesi Dr. Loudon da şöyle diyor:
"Sanırım, çocukların her gün hiç makul olmayan,
çok gaddarca uzunlukta çalıştırıldığı açıkça kanıtlanmıştır; yetişkinlerden de
herhangi bir insanın güçlükle dayanabileceği belli miktarda iş beklendiği açıkça
belirlenmiştir. Bunun sonucu şudur: birçoğu vaktinden önce ölmüştür; birçoğu
ömür-boyu süren bir hastalığa yakalanmıştır; ve yaşayanların harabolmuş
bedeninden hastalıklı bir kuşak ortaya çıkacağı fikri, çok güçlüdür."
Ve son olarak, Manchester hakkında konuşan Dr.
Hawkins:
"Manchester'da ve hepsinin ötesinde fabrika
sınıfları arasında görülen boy kısalığı, zayıflık ve solgun benizlilik, eminim
oralara giden birçok insanın gözüne sık sık takılmıştır. Ne İngiltere'de ne
Avrupa'da, bedenin ve rengin ulusal standarttan böylesine yozlaşarak
ayrıştığının bu kadar belirgin olduğu başka hiçbir kent görmedim. Evli kadınlar,
İngiliz kadının alışılmış karakteristiklerini hemen hiç taşımıyorlar...
Manchester'daki fabrikalardan gelen, benim muayene ettiğim erkek ve kız
çocukların genelde kederli bir görünüm sergilediklerini ve yüzlerinin solgun
olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim; davranışlarında ve jestlerinde, o yaşların
[sayfa 223]
canlılığından, hareketliliğinden şen-şakraklığından eser yoktu. Sorularımı
yanıtlarken çoğu, cumartesi öğleden sonra ve pazar günü canlarının oyun oynamayı
hiç çekmediğini, sakin durmayı yeğlediklerini belirttiler."
Hemen buraya, Hawkins'in raporundan bir parça
daha ekliyorum; gerçi buraya yarı yarıya ait ama, başka yere olduğu kadar buraya
da konabilir:
"Ayyaşlık, sefahat ve müsriflik fabrika
emekçilerinin karakterindeki temel kusurlardır; bu kötülükler geriye doğru
izlenirse, şimdiki sistemde oluşmuş ve tamamıyla o sistemden ileri gelen
alışkanlıkların sonucu olduğu kolaylıkla belirlenir. Herkesçe kabul edilmektedir
ki, hazımsızlık, melankoli ve bitkinlik, bu sınıf insanı geniş ölçüde
etkilemektedir. Oni-ki saatlik tek-düze işten sonra şu ya da bu türden bir
uyarıcı aramak çok doğaldır; buna bir de yukarda değinilen maraz durumu
eklendiği zaman alkole geçiş hızlı ve süreğen olur."
Bu doktorların, komisyon üyelerinin ve öteki
resmî görevlilerin yaptıkları açıklamalara, Raporun kendisi de yüzlerce
kanıt-olay gösteriyor. Genç işçilerin, işleri nedeniyle bodur kaldıklarının
doğruluğuna yüzlerce açıklama tanıklık ediyor; başkalarının yanısıra Cowell,
aynı pazar okulundan 17 yaşındaki 46 gencin ağırlıklarını veriyor; bunlardan,
fabrikalarda çalışan 26'sınm ortalama ağırlığı 104,5 pound[301*]
fabrikalarda çalışmayan[302*]
20'şinin ortalama ağırlığı 117,7 pound[303*]
Manchester'ın en büyük imalatçılarından biri, emekçilere karşı muhalefetin
önderi, sanıyorum Robert Hyde Greg, bir vesileyle, işler böyle giderse yakında
Lancashire işçilerinin Pigmy[304*]
ırkına döneceğini söylemişti.[305*]
Bir personel subayı,[306*]
işçilerin askerî hizmete çok az uygun olduklarını, zayıf ve sinirli
göründüklerini ve doktorlar tarafından sık sık askerlik yapamaz diye çürüğe
çıkarıldıklarını [sayfa 224] belirtmişti. O personel
subayı Manchester'da beş fit sekiz inç[307*]
boyunda tek kişi bulmakta güçlük çekiyordu; genelde beş fit altı ya da yedi inç[308*]
boyundaydılar, oysa tarımsal yörelerde beş fit sekiz inçtiler.[309*]
Erkekler, yaşama ve çalışma koşulları nedeniyle
çok erken yıpranıyorlar. Çoğu kırk yaşında çalışamaz duruma geliyor; pek azı
kırkbeşine kadar dayanıyor; elliye kadar gelebilen hemen yok gibi. Bu yalnızca
bedenin genel zayıflamasının sonucu değil, ama onun yanısıra çoğu zaman,
gözlerin iyi göremez hale gelmesinin sonucu; göz bozukluğu çıkrık makinesinden
ileri geliyor; çünkü işçinin, uzun ince ve paralel iplik liflerinden gözünü hiç
ayırmaması, gözünü onlara dikip bakması gerekiyor; bu, görüşü büyük ölçüde
gerginleştiriyor.
Harpur'la Lanark'taki fabrikalarda çalıştırılan
1.600 işçiden ancak 10'u, kırkbeş yaşının üstündeydi; Stockport'la Manchester'da
çeşitli fabrikalardaki 22.094 işçiden yalnızca 143'ü kırkbeş yaşını aşmıştı. Bu
143 kişiden 16'sı özel bir muamele yapılarak alıkonmuştu, biri de bir çocuğun
işini yapıyordu. 131 kişilik bir iş arayanlar listesindeki eğiricilerden
yalnızca yedisi 45 yaşının üstünde olduğu halde, listedekilerin tümünü
imalatçılar, "çok yaşlı" gerekçesiyle reddettiler;[310*]
bunlar, ileri yaş gerekçesiyle geçim olanaklarından yoksun kalıyorlardı. Büyük
bir imalatçı olan bay Ashworth, lord Ashley'ye yazdığı bir mektupta, kırkına
doğru eğiricilerin artık gerekli miktarda ipliği hazırlayamadıklarını ve o
nedenle "bazan" işten çıkarıldıklarını itiraf ediyor; kırk yaşındaki işçilere
"yaşlı insanlar" diyor![311*]
Komisyon üyesi Mackintosh da 1833 tarihli raporda kendi gözlemini aynı
[sayfa 225] biçimde dile getiriyor:
"Her ne kadar insan, çocukluğun böyle bir biçimde
geçmiş olmasını görmekten ötürü, fikren hazır oluyor ama, yine de yaşlarını
söyledikleri zaman inanmak çok güç, çünkü her bakımdan, çok erken bir çağda her
bakımdan çok yaşlanmış görünüyorlar."
Glasgow'dan işçileri tedavi eden doktor Smellie,
kırk yaşın, onlar için ileri yaş olduğunu söylüyor.[312*]
Başka yerlerde de benzer belirlemeler görmek olanaklı.[313*]
Manchester'da işçiler arasında bu erken ileri yaşlanma o kadar yaygın ki, kırk
yaşındaki her erkek on-onbeş yaş daha yaşlı sanılabilir; buna.karşılık gönenç
içindeki sınıflarda erkekler ve kadınlar, çok fazla içki içmezlerse,
görünüşlerini çok büyük ölçüde iyi koruyorlar.
Fabrika çalışmasının kadın fiziği üzerindeki
etkisi de belirgin ve garip. Uzun çalışma saatlerinin yaptığı deformasyonlar
kadınlar arasında çok daha ciddi. Uzayıp giden çalışma, çoğu zaman, bir yandan
kalça kemiklerinin konumunu ve gelişmesini anormalleştirerek, bir yandan
omurganın alt kesiminin yanlış biçimlenmesine neden olarak pelvis deformasyonuna
yolaçıyor.
Dr. Loudon raporunda "Gerçi" diyor, "hiç pelvis
deformasyonu diye bir hastalık gelmedi, daha önce tanımlanmış bazı vakalar geldi
ama, rahatsızlıkları öyleydi ki, her tıp adamı" bunların, genç insanların bu tür
çalışma saatlerinin "sonucu olduğunu kabul etmek zorundadır ve bu hastalıklar en
üst düzeyden meslek ve ahlak yönünden karakter sahibi kişiler tarafından
kaydedilmiştir."
Birçok ebe ve loğusa, fabrika işçilerinin, öteki
kadınlardan çok daha zor bir loğusalık geçirdiklerine ve ayrıca çocuk düşürme
olasılıklarının çok daha fazla olduğuna dair tanıklık etmişlerdir.[314*]
Ayrıca, tüm öteki işçiler gibi genel [sayfa 226]
dermansızlıktan şikayetçidirler; hamileyken, doğuma kadar fabrikadaki işlerini
sürdürürler; çünkü aksi halde ücretlerini yitirirler ve epey önceden işi
bırakırlarsa, yerlerine birinin alınabileceği tehdidiyle korkutulurlar.
Kadınların bir gece önce fabrikadayken, ertesi sabah doğum yaptıkları çok olur;
makinelerin arasında doğum yapmaları da nadir değildir. Ve burjuvazinin
beyefendileri, bunda aman aman çarpıcı bir yan görmüyorlarsa, belki de eşleri
dolaylı olarak hamile bir kadını, doğum gününe kadar günde oniki-onüç saat
(eskiden daha da fazla) sık sık eğilerek ayakta çalışmak zorunda bırakmanın bir
gaddarlık ve rezil bir barbarlık olduğunu itiraf edeceklerdir. Ama hepsi bu
kadar da değil. Eğer bu kadınlar iki hafta içinde işe başlamak zorunda
bırakılmazlarsa şükran duymalı ve kendilerini talihli saymalıdırlar. Birçoğu
doğumdan sekiz gün sonra, kimi üç-dört gün sonra, tam gün çalışmak üzere
fabrikaya geri döner. Ben bir kez, bir patronun nezaretçiye "Falanca kişi henüz
dönmedi mi?" diye sorduğunu duydum. "Hayır." "Kaç gündür loğusaydı?" "Bir
hafta." "Çok daha önceden dönmüş olması gerekirdi. Şu ilerdeki, yalnızca üç gün
kalır." Doğal olarak, işten çıkarılma endişesi, açlık korkusu, dermansızlığına
karşın ve ağrılarına meydan okuyarak onu fabrikaya sürükler. İmalatçının çıkarı,
işçisinin hastalık gerekçesiyle evde kalmasına tahammül edemez; hasta olmamaları
gerekir, uzun bir loğusalık geçirme cesaretini göstermemelidirler; yoksa onun
makinelerini durdurması ya da yüce kafasını geçici düzenleme değişiklikleriyle
meşgul etmesi gerekecektir; ve o bunu yapmaktansa, hasta olmaya başladıkları
zaman işçilerini işten çıkarır. Dinleyin:[315*]
"Kızın biri kendini çok hasta hisseder, işini
yapamıyor-dur. 'Neden izin istemiyorsun?' 'Ah efendim, patron bize izin
vermekten hoşlanmıyor; eğer günün dörtte-biri dışarda olsak, işimizden olmamız
tehlikesi var.'"
Ya da sir D. Barry:[316*]
[sayfa 227]
"Thomas McDurt, işçi, hafif ateşi var. Dört
günden fazla işinden uzak kalmaya cesaret edemez; çünkü işinden atılmaktan
korkar."
Ve bütün fabrikalarda bu böyle sürer gider. Genç
kızların çalıştırılması, gelişme döneminde istenmeyen her tür düzensizliklere
yolaçar. Bazılarında, özellikle iyi beslenen kızlarda, fabrikanın sıcağı, genç
kızlığa geçiş sürecini hızlandırır; bazı durumlarda, onüç-ondört yaşında[317*]
kızlar tam ergenliğe ulaşır. Daha önce andığım Roberton (Fabrikalar Soruşturma
Komisyonunun raporunda Manchester'ın "seçkin" jinekologu diye anılıyor) North
of England Medical and Surgical Journal'daki yazısında, onbir yaşında,
yalnızca tam kadınlığa erişmekle kalmamış, ama aynı zamanda da hamile bir kız
gördüğünü ve Manchester'da onbeş yaşında kızların doğum yapmasının pek de seyrek
olmadığını belirtiyor.[37]
Bu durumlarda, fabrikaların sıcak havasının etkisi tropik iklimlerin etkisi
gibidir ve o tür iklimlerde olduğu gibi, anormal erken gelişme kendini, erken
yaşlanmayla ve erken güç yitimiyle ödetir. Öte yandan karşı uçta olan da kadın
yapısının gecikmiş gelişmesidir; göğüsler geç olgunlaşır ya da hiç olgunlaşmaz.[318*]
Adet görme onyedi-onsekiz yaşında, bazan yirmi yaşında başlar ve çoğu zaman da
varla yok arasıdır.[319*]
Büyük ağrıyla ve birçok hastalıkla özellikle kansızlıkla birlikte ortaya çıkan
düzensiz adet görme hali, tıbbî raporların oybirliğiyle belirttiği üzere, çok
sık raslanan bir olaydır.
Bu tür annelerin çocukları, özellikle de
hamilelik sırasında çalışmak zorunda kalan annelerin çocukları, güçlü olamaz.
Tam tersine, raporda tanımlandığı üzere, özellikle Manchester'da çok
zayıftırlar; yalnızca Barry sağlıklı olduklarını söyler, ama daha sonra,
incelemelerini yaptığı İskoçya'da,
[sayfa 228] hemen hemen evli hiçbir kadının fabrikada
çalışmadığını belirtir. Üstelik, oradaki fabrikaların hemen hepsi (Glasgow
dışında) kırsal yörededir; bu durum, çocukların güçlenmesine büyük ölçüde
katkıda bulunur. Manchester'ın yakın yörelerinde işçilerin çocukları, nerdeyse
hemen hepsi besili, pembe yanaklıdırlar, buna karşılık kentin içindekiler soluk
yüzlü ve sıracalı görünüşlüdürler; ama dokuz yaşına gelince renk aniden yokolur;
çünkü o yaşta hepsi fabrikaya gönderilirler; o zaman da kırsal kesim
çocuklarıyla kent çocuklarını birbirinden ayırmak olanaksızlaşır.
Ama bunun yanısıra, fabrika işinin, özellikle
zararlı olan başka türleri de var. Pamuklu ve keten iplik eğirme fabrikalarının
birçok odasında, havayı lif tozları sarar; bu tozlar, özellikle taraklama
odalarında çalışan işçilerde göğüs hastalıklarına neden olur. Bazı insanlar buna
dayanabilir, bazıları dayanamaz; ama işçinin seçeneği yoktur. O hangi odada iş
bulursa orada çalışmak zorundadır, göğsü dayanıklı olsun ya da olmasın. Bu tozu
akciğerlerine çekmenin en yaygın sonucu kan tükürmek, gürültüyle ve zorlayarak
nefes almak, göğüs ağrıları, öksürme, uykusuzluk, kısacası astımdır, had safhada
veremle son bulur.[320*]
Sağlığa özellikle zararlı olanı, keten ipliğinin ıslak eğirilişidir; bunu
genelde kız ve oğlan çocuklar yapar. Su, iğin üstünden sıçrayarak üstlerine
dökülür; giysilerinin önü, sürekli olarak derilerine işleyecek kadar ıslaktır;
yerde de sürekli su birikintisi vardır. Pamuklu fabrikalarının katlama
atelyeleri de aynı durumdadır ama daha az ölçüde; ve sonuç sürekli soğuk
algınlığı ve göğüs rahatsızlıklarıdır. İşçilerin çoğunun sesi kısık ve boğuktur;
ama özellikle ıslak eğiriciler ve katlamacılar böyledir. Stuart, Mackintosh ve
sir D. Barry, bu işin sağlığa zararlılığı ve imalatçıların çoğunun bu işi yapan
kızların sağlığı için pek az özen gösterdiği konusunda çok kesin ve sert bir
dille görüşlerini dile getirmişlerdir. Keten eğirmenin bir başka
[sayfa 229] sonucu, omzun garip bir biçimde deforme
olmasıdır; işin doğası gereği, özellikle sağ omuzda, kürek kemiği fırlar. Bu tür
eğirme ve pamuğun trasılla eğirilmesi sık sık dizkapağı kemiği rahatsızlıklarına
yolaçar; çünkü eğirme sırasında kopan lifleri birbirine ulama sırasında iğin
dizkapağıyla kontrol edilmesi gerekir. Bu tür işlerde alçak makineler yüzünden
sık sık eğilme gereği olması, işçinin büyümesini bodurlaştırıcı bir etki de
yapar. Manchester'da, benim çalıştığım fabrikanın trasıl atelyesinde bir tane
bile uzun boylu, düzgün yapılı kız gördüğümü anımsamıyorum. Hepsi kısa boylu,
tıknaz, biçimsiz vücutlu bedenin gelişiminin tümünde kesinlikle çirkin kızlardı.
Ne var ki, tüm bu hastalıklardan ve formasyon bozukluklarından ayrı olarak,
işçilerin kol ve bacaklarında bir başka rahatsızlık daha olur. Makineler
arasında çalışılıyor olması, şu ya da bu ölçüde ciddi bazı kazalara yolaçar; bu,
işçiyi, aşağı-yukarı bütün bütün işe yaramaz hale getiren ikinci tehlikedir. En
yaygın kaza, bir parmağın eklem yerinin ezilmesidir; daha az yaygını tüm
parmağın, yarım ya da bütün elin, bir kolun, vb. makineye kaptırılması ve
kopmasıdır. Bu tür kazaların daha hafiflerinde bile sık sık tetanos görülür ve
ölüme neden olur. Deforme insanların yanısıra, Manchester'da çok sayıda sakat
insana raslarsınız; şu beriki bir kolunu ya da kolunun bir kısmını yitirmiştir;
şu ötekinin ayağı yoktur; bir üçüncüsünün bacağı yarımdır; kendinizi,
çarpışmadan henüz dönmüş bir ordunun orta yerinde sanırsınız. Makinelerin en
tehlikeli yeri, dönme hareketini şafttan ayrı ayrı makinelere aktaran çember
kısmıdır; çember zımba-tokalarla birleştirilmişse özellikle tehlikelidir;
bereket bu tür çemberler artık çok seyrek kullanılıyor. Kim çembere yakalanırsa
sanki ışık hızıyla hareket eder; tavana ya da yere öylesine güçle fırlatılır ki
vücudunda kırılmamış tek kemik kalmaz ve derhal ölür. Manchester Guardian
gazetesi, 12 Haziran-3 Ağustos 1844 tarihleri arasında şu ciddi kazaları haber
verdi (önemsiz olanları yayınlamaz): 12 Haziran, Manchester'da, eli dişliler
arasında ezildiği için tetanosa yakalanan bir erkek çocuk öldü. 15 Haziran,
[sayfa 230] Saddleworth'te dişliye kapılan genç
parçalanarak öldü. 29 Haziran, Manchester yakınlarındaki Green Acres Moor'da bir
makine atelyesinde çalışan genç bir adam, bileği taşının altına düştü, iki
kaburga kemiği kırıldı, vücudu korkunç biçimde yaralandı. 24 Temmuz, Oldham'da
bir kız makine kayışına yakalandı, kayışla birlikte tam elli kez döndü ve öldü;
kırılmamış kemiği kalmamıştı. 27 Temmuz, Manchester'da bir kız, hallaç
makinesine (ham pamuğu ilk işleyen makine) kapıldı ve aldığı yaralar sonucu
öldü. 3 Ağustos, Dukenfield'da, makinenin çemberine kapılan bir bobin işçisi,
tüm kaburga kemikleri kırılarak öldü. 1842'de Manchester Hastanesi, makinelerin
neden olduğu 962 yaralanma ve parçalanma olayını tedavi etti; hastanenin
sorumluluk alanına giren yöredeki tüm öteki kazaların toplamı 2.426 idi; hesaba
göre başka nedenlerle meydana gelen her beş kazaya karşılık iki kazaya makineler
neden oldu. Salford'daki kazalarla özel doktorlar tarafından tedavi edilen
kazalar bu rakamların içinde yeralmıyor. Bu olaylarda, kaza sonucu, mağdur
çalışamaz hale gelir mi gelmez mi buna bakılmaksızın patron, en fazla, doktor
ücretini ve çok ayrıksın durumlarda tedavi sırasında işçinin ücretini öder; eğer
çalışamaz hale gelmişse daha sonra işçinin ne olacağı patronu ilgilendirmez.
Fabrika raporu bu konuda, patronun her durumda
sorumlu olması gerektiğini, çünkü çocukların yeterince dikkat gösteremeyeceğini,
yetişkinlerin de yalnızca kendi çıkarları sözkonusu olunca dikkat göstereceğini
yazıyor. Ama raporu yazan beyefendiler burjuvadırlar; o yüzden de kendileriyle
çelişkiye düşmek ve raporun daha sonraki kısmında, işçilerin kusurlu cesareti
konusunda ne kadar saçmasapan söz varsa hepsini söyleyeceklerdir.[321*]
Durum şudur: Eğer çocuklar dikkat
gösteremiyorlarsa, çalıştırılmaları yasaklanmalıdır. Yetişkinler kendilerini
tehlikeye atıyorsa, o zaman onlar da tehlikeyi tüm boyutlarıyla
[sayfa 231] kavrayamayan bir çocuk zekasına sahip büyükler olmalıdırlar;
bunun için suçlanması gereken de onları, zekalarını geliştirmeleri için
elverişli olmayan ortamda tutan burjuvazidir. Ya da makineler kötü
düzenlenmiştir; çevresine parmaklık konması gerekir; bunun sağlanması da
burjuvazinin işidir. Ya da işçi tehlike tehdidine aldırmayacak kadar baskı
altındadır — ücretini haketmek için hızlı çalışmak zorundadır, dikkat gösterecek
zamanı yoktur ve bundan da burjuvazi sorumludur. Örneğin birçok kaza, işçilerin
çalışmakta olan makineyi temizlemeleri sırasında olmaktadır. Niçin? Çünkü aksi
halde burjuva, işçiyi, makineyi, kendi serbest kaldığı saatte durdurup
temizlemeye zorlayabilir; işçi de doğal ki kendi serbest zamanının hiçbir anını
kurban etmek istememektedir. Her serbest saat, işçi için o kadar değerlidir ki,
o saatlerinden birini burjuvaziye feda etmektense çoğu zaman haftada iki kez
yaşamını tehlikeye atar. Makinenin temizlenmesi için gereken zamanı patron,
işçinin çalışma süresinden çıkarsın, o zaman hiçbir işçi, çalışmakta olan
makineyi temizlemeyi düşünmeyecektir. Kısacası, hangi yanından bakılırsa
bakılsın, kusur ensonu imalatçınındır ve ondan, çalışamaz hale gelen işçiyi en
azından yaşam boyu desteklemesi ve kazayı ölüm izlerse mağdurun ailesini
desteklemesi istenmelidir. Manüfaktürün erken döneminde, kaza oranı şimdikinden
çok daha yüksekti; çünkü makineler daha düşük nitelikteydi, daha küçüktü, daha
karışıktı ve çevresine hiç parmaklık konmazdı. Ancak, tek bir sınıfın yararı
uğruna bunca ciddi deformasyona ve sakatlığa yolaçan, çalışkan insanları,
burjuvazinin hatasından ötürü iş sırasında ortaya çıkan sakatlıklar yüzünden
açlığa ve yoksunluğa mahkum eden durumun ciddi biçimde sorgulanmasını
gerektirecek ölçüde,çok kaza, hâlâ olmaktadır.
İşte size, imalatçıların, nefret edilesi
paragözlüğünden ileri gelen, pek hoş bir hastalıklar listesi! Kadınlar çocuk
doğuramaz hale geliyor, çocuklar deforme oluyor, erkekler dermansızlaşıyor,
kollar-bacaklar ezilip parçalanıyor; yalnızca burjuvazinin kesesini doldurma
uğruna hastalık ve sakatlıklarla
[sayfa 232] yüklü hale getirilen kuşaklar bir bütün
halinde çökertiliyor. Ve insan tek tek barbarlık olaylarını okuduğu zaman,
nezaretçilerin, çocukları yataklarından nasıl çırılçıplak yakalayıp kaldırdığını
ve giysileri kollarında[322*]
nasıl tekme-tokat fabrikaya kovaladığını, uykuya dalmasınlar diye çocukları
nasıl yumrukladıklarını, yine de çalışırken başlarının nasıl önlerine düştüğünü,
nezaretçi bağırınca zavallı bir çocuğun nasıl sıçrayarak uyanıp, çalışmayan
makinesinin başında tüm hareketlerini nasıl otomatik biçimde sıralayıverdiğini
okuduğu zaman; çocukların eve gidemeyecek kadar yorgun ve uykulu oldukları için
uyumak üzere kurutma odasındaki yün yığınları arasına nasıl saklandıklarını ve
fabrikadan nasıl kayışlarla dövülerek kovalandıklarını okuduğu zaman; her gece
kaç yüzünün eve yemek yiyemeyecek kadar uykulu ve iştahsız geldiğini,
ana-babalarının onları, yatmadan önceki dua sırasında, yataklarının baş ucunda
diz çöküp dua ederken uyuyakalmış bulduklarını okuduğu zaman; insan tüm bunları
ve yüzlerce başka haydutluğu ve alçaklığı, hepsi yeminli tanık ifadelerine
dayanan, bizzat komisyon üyelerinin güvenilir ilan ettiği birçok tanık
tarafından doğrulanan ifadelere bağlanmış bir raporda okuduğu zaman; ve insan bu
raporun daha önceki bir Tory raporunu yalanlamak amacıyla ve imalatçıların yürek
saflığını esenliğe çıkarmak amacıyla, üyeleri burjuvazinin yanında yeralmış bir
komisyonca hazırlanmış bir liberal rapor, bir burjuva raporu, komisyon
üyelerinin kendi iradelerine karşın yazmak durumunda kaldıkları bir rapor
olduğunu düşündüğü zaman, tek amacı kesesini o tout prix[323*]
doldurmak olan, ama yine de insanseverliği ve fedakarlığıyla övünen bir sınıfa
karşı öfkeyle ve hınçla dolup taşmaz da ne yapar? Gelin bir de burjuvazinin,
seçilmiş havarisi[324*]
Dr. Ure'nin ağzıyla neler söylediğini dinleyelim. Philosophy of Manufactures'ında[325*]
Dr. Ure, [sayfa 233] işçilere, aldıkları ücretin
yaptıkları fedakarlığa denmediğinin söylendiğini, böylece patronlarla işçileri
arasındaki iyi anlayışın tedirgin edildiğini anlatıyor. Bunun yerine emekçiler
kendilerini dikkat ve çalışkanlıklarıyla ortaya koymaya çalışmalıymışlar,
patronların zenginliğinden sevinç duymalıymışlar. O zaman nezaretçi olurlarmış,
yönetici olurlarmış ve sonunda işortağı olurlarmış ve böylece —(Ah bilgelik,
bülbüller gibi şakıyorsun)— "aynı zamanda, piyasada arkadaşlarının emeğine olan
talebi artırırlar"mış!
"İşçiler arasındaki hatalı görüşlerden ileri
gelen şiddetli çatışmalar ve kesilmeler olmasaydı, fabrika sistemi daha da hızlı
ve yararlı gelişirdi."[326*]
Ve ardından, işçilerin direnme ruhu üzerine uzun
bir yakını geliyor; en iyi ücret alan işçilerin, ince iplik eğiricilerinin
greviyle ilgili olarak da şu bön görüş izliyor:[327*]
"Gerçekte, aylıklı bir komiteyi bir eli yağda bir
eli balda yaşatabilmeleri ve kendilerini de oturdukları yerde yaptıkları iş için
çok aşırı besleyici bir diyetle sinir hastası etmeleri, aldıkları yüksek ücretin
sonucudur."
Bir de, çocukların çalışmasını burjuva nasıl
tanımlıyor onu duyalım:[328*]
"Birkaç aya yayılan bir dönemde Manchester'da ve
yöresinde birçok fabrikayı ziyaret ettim; iplik eğirme atelyelerine, beklenmedik
bir anda değişik saatlerde ve çoğu zaman yalnız girdim; bir çocuğa dayak cezası
uygulandığım hiç mi hiç görmedim; huysuz bir çocuk da görmedim. Hepsi her zaman
neşeli ve uyanıktı; adalelerinin hafif hafif çalışması ve yaşlarının doğal
gereği olan hareketlilik onlara keyif veriyordu. Sanayi sahnesi, benim kafamda
üzücü duygular uyandırmak şöyle dursun tam tersine her zaman çok keyif
vericiydi; çıkrık taşıyıcı merdaneden geri gitmeye başladığı zaman
[sayfa 234] çocukların çevik hareketlerle, kopmuş iplikleri bağlamalarını
görmek ve küçücük parmaklarının birkaç saniyelik bu hareketinden sonra, germe ve
bobin dolamı bir kez daha tamamlanıncaya dek, diledikleri biçimde keyif
çatmalarını gözlemek çok zevkliydi. Bu kıpır kıpır cinlerin çalışması,
alışkanlığın onlara zevkli bir hüner kazandırdığı bir spora benziyordu.
Hünerlerinin bilincinde, onu herhangi bir yabancıya göstermekten çok keyif
duyuyorlardı. Gündelik işin onları tüketmesine gelince, akşam vakti fabrika
çıkışında böyle bir şeyin izi yoktu; çünkü en yakındaki oyun alanına seke seke
koşuşmaya, okuldan fırlayan bir oğlan çocuk çevikliğiyle küçük oyunlarını
oynamaya başladılar."
Doğal! Sanki katılaşan ve gevşeyen bedenler için,
her adalenin bir an önce hareket ettirilmesi ivedi bir gereksinim değilmiş gibi.
Aslında Ure, bu anlık heyecanın, birkaç dakika sonra azalıp yokolduğunu görmek
için biraz beklemeliydi. Ayrıca Ure, tüm bu performansı, yalnızca öğleden sonra,
beş-altı saatlik çalışma ardından görebilirdi, gece göremezdi. İşçilerin
sağlığına gelince, burjuva, bin kez alıntıladığımız 1833 tarihli raporu,
işçilerin sağlığının mükemmel olduğunun kanıtı olarak anmakta sınırsız bir
küstahlık gösteriyor; başı sonu kesilmiş ve tahrif edilmiş alıntılarla işçiler
arasında sıraca bulunmadığını kanıtlamaya çalışıyor; oldukça doğru olan bir
şeyi, fabrika sisteminin onları akut hastalıklardan uzak tuttuğunu söylüyor (ama
bunun yerine çeşitli kronik hastalıkları olduğunu doğal olarak saklıyor).
Dostumuz Ure'nin, İngiliz kamuoyuna en büyük yalanları sokuşturmaya çalışma
küstahlığını açıklamak için şunu belirtelim ki, rapor, besili bir İngiliz
burjuvanın hiçbir zaman üzerinde çalışmayı düşünmeyeceği ölçüde geniştir, üç
büyük folyo ciltten oluşmaktadır. Şimdi, liberal burjuvazinin 1833'te kabul
ettiği ve göreceğimiz gibi imalatçılara son derece yetersiz sınırlamalar
getirdiği Fabrika Yasası hakkında bakalım Ure daha neler söylüyor. Bu yasayı,
özellikle yasanın zorunlu öğretim maddesini, Ure imalatçıya karşı düşünülmüş
saçma ve despotça bir önlem diye niteliyor; o madde gereği oniki yaşın
[sayfa 235]
altındaki tüm çocukların işten çıkarıldığını söylüyor ve peki sonuç ne oldu diye
soruyor. Hafif ve yararlı işlerinden böylece çıkarılan çocuklar, herhangi bir
eğitimden geçmiyorlar; ılık iplik eğirme atelyesinden soğuk dünyaya
fırlatılıyorlar; fabrika ve pazar okulundaki istikrarlı gelişme koşullarının
tersi bir yaşamla, ancak dilenerek ya da çalarak geçiniyorlar. Bu yasa,
insanseverlik maskesi altında, yoksulun ızdırabını artırıyor; yararlı bir iş
yapan bilinçli imalatçıyı de bütün bütün durdurmazsa bile, büyük ölçüde
sınırlayacak.[329*]
Fabrika sisteminin yıkıcı etkisi, dikkatleri epey
erken bir zamanda çekmeye başlamıştı. 1802'de çıkarılan Çıraklık Yasasına daha
önce değinmiştik. 1817'ye doğru, o sıralarda İskoçya'da New Lanark'ta bir
imalatçı olan, daha sonra İngiliz sosyalizminin kurucusu olan Robert Owen da
işçilerin ve özellikle çocukların sağlığı açısından yasama güvencelerine gerek
olduğuna, muhtıralar ve dilekçelerle hükümetin dikkatini çekmeye başladı. Merhum
sir Robert Peel ve öteki insanseverler onunla birleştiler ve yavaş yavaş 1819,
1825 ve 1831 tarihli fabrika yasalarının çıkarılmasını sağladılar; bu yasalardan
ilk ikisi hiç uygulanamadı,[38]
sonuncusu da rasgele, şurda-burda uygulandı. Sir J. C. Hobhouse'un önerisini
temel alan 1831 tarihli Fabrika Yasası yaşı yirmibirin altında olanların,
pamuklu fabrikalarında akşam saat yedi-buçukla sabah saat beş-buçuk arasında,
çalışmasını yasaklıyordu; tüm fabrikalarda onsekiz yaşın altındaki gençlerin,
günde oniki saatten fazla, cumartesi günleri de dokuz saatten fazla
çalışmamasını öngörüyordu. Ama işçiler, patronlarına karşı, işten atılmaksızın
tanıklık edemeyecekleri için, bu yasanın pek az yararı oldu. İşçilerin daha
dirençli olduğu büyük kentlerdeki önemli imalatçılar, yasaya uyma konusunda
kendi aralarında anlaşmaya vardılar; ama oralarda bile, kırsal kesimdeki
patronlar türünden birçok patron vardı ki yasayı dikkate alma zahmetine
katlanmadılar. Bu arada on saatlik işgünü istemi, yani onsekiz yaşın altındaki
[sayfa 236] bütün işçilerin günde on saatten fazla
çalışmasını yasaklayan bir yasa çıkarılması istemi, işçiler arasında alevlendi;
sendikalar, kendi kampanyalarıyla, bunu tüm manüfaktür bölgelerinde genel bir
istem haline dönüştürdüler; Tory Partisinin o sıralarda Michael Sadler'in
önderliğindeki insansever kanadı da bu fırsatı değerlendirdi ve istemi
parlamentoya getirdi. Sadler, fabrika sisteminin araştırılması için bir
parlamento komisyonu kurulmasını sağladı ve bu komisyon 1832'de raporunu verdi.[39]
Bu rapor fabrika sisteminin güçlü düşmanlarınca, partizan amaçlarla
hazırlanmıştı. Sadler'i, soylu gayreti ele verdi; sorularının hazırlanış biçimi
nedeniyle tanıklardan aldığı en çarpıtılmış ve hatalı açıklamalar, doğruyu ama
çarpıtılmış doğruyu içeren yanıtlar ele verdi. İmalatçılar, kendilerini
canavarlar gibi gösteren rapora karşı duydukları öfkeyle, bu kez resmî bir
soruşturma yapılmasını istediler; durumu doğru yansıtan bir raporun, bu durumda
onlar için daha avantajlı olacağını biliyorlardı; Whiglerin, iyi ilişkiler
içinde bulundukları, imalatçıya herhangi bir sınırlama getirilmesine karşıt
ilkelere inanan gerçek burjuvazinin, dümenin başında olduğunu biliyorlardı.
Böylece, raporundan sık sık alıntılar yaptığım, liberal burjuvalardan oluşan bir
komisyon kurdurdular. Bu rapor, Sadler'in raporundan doğruya daha yakın geliyor,
onun sapmaları ise karşıt yönde. Her sayfasında imalatçıya duyduğu yakınlık,
Sadler'in raporuna güvensizlik, bağımsız ajitasyon yapan emekçilere ve on
saatlik işgünü tasarısı destekçilerine duyduğu nefret komisyonu ele veriyor.
Rapor, hiçbir yerinde emekçinin insana yaraşır bir yaşam, bağımsız davranma ve
kendi fikirlerine sahip olma hakkı bulunduğunu tanıyıp kabul etmiyor. On saatlik
işgünü tasarısını destekleyerek, yalnızca çocukları değil ama kendilerini de
düşündüklerini öne sürerek işçileri ayıplıyor; bu konuda kampanya yapan
emekçilere demagog, kötü niyetli, kötücül, vb. diyor; kısacası, burjuvaziden
yana yazılmış bir rapor; ama yine de imalatçıları temize çıkaramıyor;
imalatçıların sırtında hâlâ öylesine rezillikler yığınını bırakıyor ki, bu
rapordan sonra bile, on saatlik işgünü [sayfa 237]
tasarısı için ajitasyon, imalatçılara karşı duyulan nefret ve komisyonun
imalatçılar için kullandığı sert sözler bütün bunların hepsi haklı görülüyor.
Ama farklı bir nokta var; Sadler raporu imalatçıları açık, gizlenmemiş bir
merhametsizlikle suçluyordu; oysa şimdi apaçık ortaya çıkıyor ki bu
merhametsizlik, uygarlık ve insanlık maskesi arkasında sürdürülüyor. Yine de Dr.
Hawkins, Lancashire Sağlık Dairesi Başkanı, raporunun hemen ilk satırlarında on
saatlik işgünü tasarısından yana olduğunu açıkça belirtiyor ve komisyon üyesi
Mackintosh, raporunun tam gerçeği içermediğini, çünkü işçileri, patronlarına
karşı ifade vermeye ikna etmenin çok güç olduğunu, ayrıca, işçiler arasındaki
kalkışma sonucu daha büyük ödünlere zaten zorlanmış olan imalatçıların,
fabrikalarının denetlenebileceğini düşünerek sık sık temizlik yaptırdıklarım,
makinelerin hızını düşürdüklerini, vb. belirtiyor; özellikle Lancashire'da
imalatçıların, atelye nezaretçilerini komisyon üyelerinin önüne işçiymiş gibi
çıkarttıklarını ve patronların insanlığı, işin sağlık açısından olumlu etkileri
ve on saatlik işgünü tasarısına işçilerin hasmane değilse bile kayıtsızlığı gibi
konularda tanıklık yaptırdıklarını anlatıyor. Ama bunlar gerçek emekçiler değil;
daha iyi bir ücret için burjuvanın emrine giren ve işçilere karşı kapitalistin
çıkarları için çarpışan sınıf kaçakları. Onların çıkarı, aynı zamanda
kapitalistin çıkan; bu nedenle işçiler onlardan, imalatçılardan daha çok nefret
ediyorlar.
Ama yine de bu rapor, sanayi burjuvazisinin kendi
işçilerine karşı o utanmaz kayıtsızlığını ve sınai sömürü sisteminin o alçak
insanlık düşmanlığını göstermeye yetiyor. Bu raporda yeralan ve aşırı çalışmanın
yarattığı uzun hastalıklar ve deformasyonlar listesini, burjuvazinin eğer yılda
şu kadar çocuğu sakat bırakmaktan yasaklanırlarsa kendilerinin ve onlarla
beraber İngiltere'nin harabeye döneceğini kanıtlamayı amaçlayan soğuk,
hesaplı-kitaplı ekonomi politiği ile karşı karşıya koymaktan daha isyan ettirici
hiçbir şey yoktur. Çok abes olmasaydı, ancak Dr. Ure'nin daha önce aktardığım
sözleri bundan daha isyan ettirici olabilirdi. [sayfa 238]
Bu raporun ürünü, 1833 yılında çıkarılan Fabrika
Yasası oldu. Yasa, dokuz yaşından küçük çocukların (ipekli fabrikaları dışında)
çalıştırılmasını yasakladı; 9-13 yaş arası çocukların çalışma süresini, haftada
48 saat, günde en çok dokuz saatle, 14-18 yaş arası gençlerin çalışma süresini
haftada 69, günde en fazla 12 saatle sınırladı; en az bir-buçuk saatlik yemek
tatili arası tanıdı ve onsekiz yaşından küçükler için gece vardiyasını tümden
yasaklayan hükmü yineledi. Ondört yaşından küçük olan her çocuk için günde iki
saat zorunlu okul esası kondu; fabrika doktorundan yaş belgesi, öğretmenden
okula devam belgesi bulunmayan çocuğu çalıştıran imalatçının cezalandırılması
kabul olundu. Öğretmenin ücretini ödemek üzere, işverenin, çocuğun haftalık
ücretinden bir peni kesmesine izin verildi. Ayrıca, diledikleri zaman
fabrikaları ziyaret edebilecek doktorlar ve denetmenler atandı; bunların
işçilerin yeminli ifadesini alabilmesi ve yasayı yürütmek üzere sulh
mahkemesinde dava açabilmesi esası benimsendi. Dr. Ure'nin, ölçüsüz terimlerle
eleştirdiği yasa işte bu!
Bu yasanın sonucu ve özellikle denetmenler
atanmasının sonucu, çalışma saatlerinin ortalama oniki-onüç saate gerilemesi ve
olanaklı olduğu ölçüde çocukların yerine başka işçilerin çalıştırılmasıydı.
Böylece en açık kötülükler, tümden ortadan kalkmış oldu. Artık deformasyonlar,
yalnızca zayıf bedenlerde görülüyordu; aşırı çalışmanın olumsuz sonuçları da
daha az göze çarpar oldu. Yine de daha az zararlı kötülükler hakkında Fabrika
Raporunda yeterince kanıt öylece yerli yerinde duruyor: ayak bileklerinin
şişmesi, bacaklarda, kalçalarda ve sırtta ağrı ve zayıflık, varis, vücudun alt
kesiminde ülser, genel dermansızlık, özellikle havsala bölümünde zayıflık, mide
bulantısı, doğal olmayan açlık duygusuyla yer değiştiren iştahsızlık,
hazımsızlık, melankoli, fabrikaların kötü havası ve toz nedeniyle ortaya çıkan
göğüs hastalıkları, vb., vb., bütün bunlar, sir J. C. Hobhouse'ın en çok
oniki-onüç saatlik çalışmayı öngören yasasına (1831 tarihli) tabi olan işçiler
arasında görülüyor. Glasgow ve Manchester [sayfa 239]
hakkındaki raporlar, bu açıdan özellikle dikkate değer görünüyor. Bu
hastalıklar, 1833 Yasasından sonra da yerli yerinde kaldı ve bugüne değin işçi
sınıfının sağlığına zarar vere-geldi. Burjuvazinin yaban kâr açlığına ikiyüzlü
uygar bir biçim vermek, imalatçıların, ayan-beyan göz önünde olan
haydutluklarını yasa gücüyle geriletmek ve böylece sahte insan-severliklerine
geçit töreni yaptırarak rahatlama fırsatı tanımak için gerekli özen gösterildi.
Yapılan şey işte bundan ibaret. Bugün yeni bir komisyon görevlendirilseydi, her
şeyi eskisi gibi bulurdu. Alelacele ve rasgele kabul edilen okula zorunlu devam
esası ise ölü doğdu, çünkü hükümet iyi okullar sağlamayı başaramadı.
İmalatçılar, işe yaramaz hale gelen işçileri Öğretmen olarak çalıştırdılar;
çocukları günde iki saatliğine ona yolladılar ve böylece yasanın hükmüne uymuş
oldular; ama çocuklar hiçbir şey öğrenmedi. Fabrika denetçilerinin, görevlerinin
çerçevesiyle, yani Fabrika Yasasının hükümlerine uyulmasını sağlama göreviyle
sınırlı olan raporları bile eski kötülüklerin sürüp gittiği yargısını haklı
gösterecek yeterlikte bilgileri içermektedir. Denetçiler Horner ve Saunders,[40]
Ekim ve Aralık 1843 raporlarında, bazı üretim kollarında, çocukların
çalıştırılmasından vazgeçildiyse ya da yerlerine,[330*]
yetişkinler alındıysa bile, işgününün hâlâ ondört-onaltı saat hatta daha uzun
olduğunu belirtiyorlar. Bu üretim kollarındaki işçiler arasında, yasanın aradığı
koşulları yerine henüz getirmiş gençler gördüklerini söylüyorlar. Birçok işveren
yasayı uygulamıyor, yemek arasını kısaltıyor, çocukları izin verilenden daha
uzun süre çalıştırıyor ve mahkemeye verilmeyi göze alıyor, çünkü yasaya karşı
gelerek sağlayacağı kazancın, ödeyeceği para cezası yanında devede kulak
olduğunu biliyor. Özellikle tam da şu sıralarda, işlerin canlı olduğu şu
günlerde, bu yönden büyük bir dürtünün etkisindeler.
Bu arada, on saatlik işgünü tasarısı için
ajitasyon, işçiler arasında hiç de sönüp gitmiş değil; ajitasyon 1839'da bir kez
[sayfa 240]
daha, çok kızışmıştı; Sadler ölmüş, onun yerini Avam Kamarasında lord Ashley[331*]
ve[332*]
Richard Oastler almıştı; her ikisi de Tory Partisindendi. Fabrika yörelerinde bu
konuda sürekli kampanya yapan ve Sadler sağken de aynı biçimde aktif olan
Oastler, emekçilerin, özellikle favorisiydi. Onu kendilerinin "eski iyi kralı"
ya da "fabrika çocuklarının kralı" diye anarlardı; fabrika yörelerinde onu
tanıyıp bilmeyen ve saygı duymayan, kasabaya geldiği zaman karşılayıcılara
katılmayan tek çocuk yoktur. Oastler yeni Yoksullar Yasasına da şiddetle
muhalefet etmişti; işte bu nedenle ama, malikanesinde temsilci olarak çalıştığı
bay Thornhill'e[333*]
borçlu olduğu ve parayı ödemediği gerekçesiyle hapse atılmıştı. Whigler sürekli
olarak, Yoksullar Yasasına muhalefetten vazgeçmesi karşılığında, borcunu ödemeyi
ve daha başka çıkarlar sağlamayı önermişlerdi. Ama boşunaydı; o cezaevinde kaldı
ve fabrika sistemiyle Yoksullar Yasasına karşı Fleet Papers'ını
yayınladı.
Tory hükümeti 1841'de dikkatini bir kez daha
Fabrika Yasasına çevirdi. İçişleri bakanı sir James Graham, 1843'te bir tasarı
sundu; tasarı çocukların işgününü altı-buçuk saatle sınırlıyordu, okula devam
zorunluluğu hükümlerini daha etkin hale getiriyordu; bu noktayla ilgili olarak
daha iyi okullar açılması için ödenek ve hazırlıkları öngörüyordu. Bu tasarı
dissenterlerin[41]
hasetçi tutumu yüzünden çöktü; çünkü, gerçi zorunlu din eğitimi dissenterlerin
çocuklarını kapsamayacaktı ama, açılacak okullar resmî kilisenin genel gözetimi
altında olacaktı; temel okuma kitabı olarak İncil kabul edilecekti; böylece din,
öğretimin temeli oluyordu; dissenterler bu noktada kendilerine dokunulduğu
kanısındaydılar. İmalatçılar ve genel olarak liberaller de onlarla birleştiler;
emekçiler ise kilise sorununda ikiye bölünmüştü, o nedenle
[sayfa 241] hareketsiz kaldı. Tasarıya karşı olanlar, gerçi Salford ve
Stockport gibi büyük üretim merkezlerinde azınlıktaydılar ve Manchester gibi
yerlerde işçilerden korktukları için tasarının yalnızca bazı noktalarına karşı
çıkabiliyorlardı, ama yine de tasarıya karşı iki milyona yakın imza topladılar
ve sir James Graham öylesine yıldı ki tasarıyı geri çekti. Ertesi yıl sir James
Graham okul maddelerini çıkararak tasarıyı yeniden önerdi; buna göre sekiz-onüç
yaş arası çocukların işgünü altı-buçuk saatle sınırlandırılacaktı ve öyle
çalıştırılacaklardı ki, ya tüm sabahları, ya da tüm öğleden sonraları serbest
kalacaktı; onüç-onsekiz yaş arası çocukların ve tüm kadınların işgünü oniki
saatle sınırlı olacaktı ve yasaya karşı kaçamaklı yollara başvurulması
önlenecekti. Tam da on saatlik işgünü için ajitasyonun yeniden ve eskisine göre
çok daha güçlü olarak başladığı bir sırada böyle bir tasarıyı bakanın önermemesi
gerekirdi. Oastler tam o sıralarda özgürlüğüne yeniden kavuşmuştu; bazı dostları
ve işçiler arasında toplanan parayla borcu ödenmişti. O da bütün gücüyle
harekete katıldı. On saatlik işgünü tasarısını savunanların sayısı Avam
Kamarasında artmıştı; ülkenin dört bir yanından yağan, tasarıyı destekleyici
dilekçeler, onlara müttefik kazandırıyordu; ve 19 Mart 1844'te lord Ashley,
170'e karşı 179 oy çoğunluğuyla bir önergeyi Avam Kamarasına onaylattı; alınan
karara göre, Fabrika Yasasındaki "gece" sözcüğü, akşam saat altıdan sabah saat
altıya kadar olan süreyi ifade edecekti; böylece gece vardiyasının yasaklanması
demek, işgününün serbest ara dahil oniki saatle ya da fiilen on saat çalışmayla
sınırlanması demek oluyordu. Ancak hükümet bunu kabul etmedi; bakan sir James
Graham, kabineden istifa tehdidine başladı ve Avam Kamarası, tasarı üzerinde
yaptığı sonraki oylamada on ve oniki saati, küçük bir oy farkıyla reddetti. Sir
James Graham ve Peel yeni bir tasarı önereceklerini ve reddedilirse istifa
edeceklerini açıkladılar. Yeni tasarı, bazı biçim değişiklikleriyle, eski Oniki
saatlik işgünü tasarısının aynısıydı; ve Martta bu tasarının temel esaslarını
reddeden aynı Avam Kamarası bu kez[334*]
aynı tasarıyı [sayfa 242] hazmetti. Bunun nedeni, on
saatlik işgünü önerisinin destekçilerinden çoğu Tory Partisinden oluşuyordu;
onlar hükümetin düşmesindense tasarının düşmesini yeğ buldular. Ama davranış
nedenleri ne olursa olsun, Avam Kamarası, bu tasarılar üzerinde yaptığı, her
biri ötekinin tersi olan oylamalarla, kendini işçilerin gözünde çok küçük
düşürdü ve çartistlerin, Avam Kamarası reforme edilmelidir savlarını çok parlak
bir biçimde gözler önüne serdi. Daha önce hükümete karşı oy kullanmış olan üç
parlamento üyesi, ondan sonra lehte oy kullanmışlar ve hükümeti kurtarmışlardı.
Bütün oylamalarda, muhalefetin çoğunluğu kabul oyu, iktidar partisinin
çoğunluğu da hükümete karşıt oy kullandılar.[335*]
Sir James Graham'ın, çocukların günde altı-buçuk saat ve tüm öteki işçilerin
oniki saat[336*]
çalışmalarına ilişkin önceki önerileri böylece yasa hükmü haline geliyordu; hem
bu hükümlerle, hem de yitirilen üretim zamanını ek çalışmayla kapatmanın,
makinelerin bozulması ya don ya da kuraklık sonucu yeterli su gücü olmayışı[337*]
gibi nedenlerle sınırlandırılması hakkındaki hükümlerle, oniki saatten fazla
işgünü hemen hemen olanaksızlaşıyordu. Ama hiç kuşku yok, kısa süre içinde, on
saatlik işgünü yasası gerçekten kabul edilecektir.[43]
İmalatçılar doğal olarak buna karşılar; böyle bir yasadan yana olanlarının
sayısı belki onu geçmez; bu dehşet önlemine karşı, meşru ve gayrımeşru her yolu
denediler; ama emekçilerin daha çok artan nefretini çekmekten başka bir sonuç
elde edemediler. Tasarı parlamentodan geçecek. Emekçiler ellerinden geleni
yapacaklar ve bu yasayı çıkarttıracaklarını geçen bahar gösterdiler.
İmalatçıların, On Saatlik [sayfa 243] İşgünü
Yasasının üretim maliyetini artıracağı ve dış pazarlarda İngiliz imalatçıların
rekabetini zayıflatacağı, ücretlerin düşmesi gerektiği yollu ekonomik savları
yalnızca yarı yarıya doğrudur; ama kanıtladığı da İngiltere'nin sınai
büyüklüğünün ancak işçilere barbarca davranarak, onların sağlığı tahrip
edilerek, tüm kuşakların toplumsal, bedensel ve zihinsel bozuluşu ile ayakta
durabileceğinden başka bir şey değildir. Doğal ki, On Saatlik İşgünü Yasası en
sonuncu önlem olsaydı, İngiltere'yi çökertecekti; ama bu önlem, kendisiyle
birlikte, İngiltere'yi şimdiye kadar izlediğinden farklı bir yola ister-istemez
sokacak başka önlemleri de getireceği için, yalnızca bir ilerleme olacaktır.
Fabrika sisteminin, şimdi hastalıkların
yaratıcısı olduğundan, yasama önlemleriyle kolayca tedavi edilemeyecek bir başka
yönüne göz atalım. Daha önce işçi çalıştırmanın yapısına genel olarak değinmiş
ve ortaya konan olgulardan belli çıkarımlar yapılabilmesine yetecek ayrıntıya
yer vermiştik. Makinelere nezaret etmek, kopan iplikleri bağlamak işçilerden
düşünme yeteneği isteyen bir iş değildir; ama yine de zihnini başka şeylerle
meşgul etmesini de engelleyen türden bir iştir. Ayrıca bu işin, adalelere de
hareket fırsatı tanımadığını da görmüştük. Demek ki, sözcüğün tam anlamıyla
düşünülürse bu bir iş değildir, sıkıntıdır; düşünülebilecek en uyuşturucu, en
yıpratıcı bir süreçtir. İşçi bu azami tekdüzelik içinde beden ve zihin
güçlerinin çürümesine mahkum edilmiştir; onun misyonu, sekiz yaşından itibaren
her gün, gün boyunca canının sıkılmasıdır. Üstelik bir an olsun dinlenmemelidir;
motor durmaksızın çalışmaktadır; dişliler, kasnaklar, iğler, hiç susmaksızın
kulağında homurdamakta, takırdamaktadır; bir anı kaçırsa, arkasında elindeki'
ceza defteriyle bekleyen nezaretçi vardır. Fabrikada böylece canlı canlı
gömülmeye mahkumiyet, yorulmak bilmez makineye sürekli dikkat harcamak, işçilere
en keskin işkence gibi gelir; bu işkencenin zihin ve beden üzerindeki edimi, en
yüksek dereceden bodurlaştırmadır. Sersemleştirmenin, bir süre fabrika işi
yaptırmaktan daha iyi bir yolu yoktur; ve eğer [sayfa 244]
işçiler yine de zekalarını yalnızca kurtarmakla kalmayıp, öteki emekçilerden
daha keskinleştiriyorlar ve zenginleştirebiliyorlarsa, bunu, bir yandan iş
yaparken bir yandan da hangi koşulda olursa olsun hissedip düşünebilecekleri tek
şeyi yaparak, kaderlerine ve burjuvaziye isyan ederek başarıyorlar. Ya da
burjuvaziye öfke duymak, emekçinin en yüce tutkusu haline gelmezse, o zaman
kaçınılmaz sonuç sarhoşluk ve genelde ahlak bozulması denen şeyler oluyor.
Fabrika sisteminin sonucu olan yaygın bedensel güçsüzlük ve hastalık, komisyon
üyesi Hawkins'in, bu genel moral bozulmayı da fabrika sisteminin kaçınılmaz
sonucu sayması için yeterli olmuştur; gerçekten, bedensel güçsüzlüğe ve
hastalığa bir de zihinsel bitkinlik eklendiği zaman, her emekçiyi ahlak
bozukluğuna teşvik eden, daha önce belirttiğimiz etkilerle birlikte kendilerini
daha güçlü duyururlar. Bu çerçevede, özellikle manüfaktür kentlerinde
sarhoşluğun ve cinsel aşırılığın daha önce anlattığım gibi doruğa çıkmış
olmasında şaşılacak bir şey yoktur.[338*]
Dahası, burjuvazinin proletaryayı zincirlediği
kölelik, hiçbir yerde, fabrika sisteminde olduğundan daha belirgin değildir. Her
özgürlük, fabrikada, hukuken ve fiilen biter. İşçi, sabah saat beş-buçukta
fabrikada olmalıdır; bir iki [sayfa 245] dakika
gecikirse para cezasına çarptırılır; on dakika gecikirse, kahvaltı bitinceye dek
içeri alınmaz ve ücretinin dörtte biri kesilir, buna karşılık oniki saatlik
işgününün yalnızca iki-buçuk saatini az çalışır. Komutlarla yemeli, içmeli ve
uyu-malıdır. En zorunlu gereksinimleri için, en asgari zaman tanınır. Evinin
fabrikadan yarım ya da bir saat uzakta olması patronun sorunu değildir. Despot
bir çan onu yataktan, kahvaltı ya da yemek masasından geri çağırır.
Hele fabrikanın içinde de neler çeker! Orada
patron mutlak yasa-yapıcıdır; dilediği anda dilediği kuralı koyar, değiştirir ve
mevzuatına ekler; en çılgınca kuralları koysa bile mahkemeler işçiye şunu
söyler:
"Sen kendinin efendisiydin, arzu etmiyor idiysen,
seni böyle bir sözleşmeyi kabul etmeye kimse zorlamadı; ama madem ki sözleşmeye
özgürce girdin, onunla bağlı olmak zorundasın."
Ve kendisi de bir burjuva olan yargıcın ve
burjuvazi tarafından yapılan yasanın emekçiyle böyle alay etmesi de işin
cabasıdır. Böyle kararlar sık verilir. 1844 Ekiminde Manchester'daki Kennedy
fabrikası işçileri grev yaptı. Kennedy, hiçbir zaman iki işçiden fazlasının aynı
anda işi bırakarak bir atelyeyi terkedemeyeceği şeklinde kendi koyduğu ve ilan
tahtasına astığı kural çerçevesinde grevci işçileri mahkemeye verdi. Ve mahkeme
Kennedy lehine karar verdi, işçilere, yukarda belirttiğimiz açıklamayı yaptı.[339*]
Öteki kurallar da işte hep böyle! Örneğin: 1. İş başladıktan on dakika sonra
kapılar kapatılır ve ondan sonra, kahvaltı saatine kadar içeri kimse alınmaz; bu
süre içinde orada olmayan kişi tezgah başına 3 peni ceza öder. 2. Her makine
tezgah dokumacısı, başka bir zaman süresince, makine çalışırken işinin başında
değilse, her makine ve her saat için 3 peni ceza öder. Çalışma saatleri içinde,
nezaretçiden izin almaksızın atelyeyi terkeden 3 peni ceza öder. 3. Yanlarında
makas bulundurmayan dokumacılar, gün için 1 peni ceza öder. 4. Kırılan mekikler,
[sayfa 246] fırçalar, yağ tenekeleri, dişliler,
pencere camları, vb. dokumacı tarafından ödenmelidir. 5. Hiçbir dokumacı bir
hafta önceden haber vermeden işi bırakamaz. İmalatçı, kötü iş yapan ya da
uygunsuz davranan işçiyi, ihbarda bulunmaksızın işinden çıkarabilir. 6.
Başkasıyla konuşan, şarkı söyleyen ya da ıslık çalan işçiye 6 peni ceza verilir;
çalışma saatlerinde yerini terkeden işçiye 6 peni ceza kesilir. Önümde bir başka
fabrikanın kurallarının kopyası var. Buna göre işe üç dakika geç gelen işçi,
saat ücretinin dörtte-birini ve yirmi dakika geç gelen gündelik ücretinin
dörtte-birini ceza olarak öder. Kahvaltı saatine kadar mevcut olmayan kişi
Pazartesi günü bir şilin, haftanın öteki günleri altı peni ceza öder, vb., vb.
Bu sonuncusu Mahchester'da Jersey sokağındaki Phoenix Works'ün kurallarıdır.[340*]
Büyük, örgün bir fabrikada, farklı bölümlerin uyumlu çalışmasını sağlamak için
bu tür kuralların zorunlu olduğu söylenebilir; buralarda, ordudaki gibi sert bir
disipline gerek olduğu söylenebilir. Böyle de olabilir; ama o nasıl bir
toplumsal düzendir ki böyle utanç verici bir istibdat olmaksızın
korunamamaktadır? Ya sonuç aracı kutsar, ya da kötü araç kötü sonucu haklı
gösterir. Asker olarak hizmet etmiş herkes, kısa bir süre için bile olsa askerî
disiplin altında olmanın ne demek olduğunu bilir. Ama bu işçiler dokuz yaşından
ölümlerine kadar fiziksel ve ruhsal olarak kılıcın gölgesinde yaşamaya mahkum
edilmişlerdir. Amerika'daki zencilerden daha kötü köledirler; çünkü, bir yandan
keskin gözlerin denetimi altındadırlar, bir yandan kendilerinden, insan gibi
yaşamaları, insan gibi düşünmeleri ve insan gibi hissetmeleri istenir! Gerçekten
bunu ancak kendilerine zulmedenlere ve onları böyle bir konuma sokan, makineler
düzeyine indirgeyen düzene karşı ışıl ışıl yanan bir nefretle başarabilirler.
Daha utanç verici olanı da işçilerin hemen hepsinin tanıklığına göre, birçok
imalatçının, en acımasız bir sertlikle işçilerden kestikleri para cezalarını,
zaten yoksullaştırılmış olan proleterlerden böylece sızdırılacak birkaç kuruşu
ekstra bir kâr çıkarmak amacıyla toplamasıdır. [sayfa 247]
Leach'in de belirttiği üzere, işçiler, birçok kez fabrika saatinin çeyrek saat
ileri alındığını ve kapıların kapatıldığını, memurun, elinde ceza defteriyle
içeri girdiğini ve henüz gelmemiş birçok kişinin adını yazdığını görmüşlerdir.
Leach, saatleri geceleyin kasaba meydanındaki saatten çeyrek saat geriyken,
sabahleyin çeyrek saat ileri olduğunu gören fabrikanın önünde kapı suratlarına
kapatılmış doksanbeş işçiyi saydığını öne sürmektedir. Fabrika raporu da benzer
olguları anlatmaktadır. Bir fabrikada çalışma saatlerinde saat geri alınmış ve
böylece işçiler, ek ücret almaksızın fazla mesai yapmışlardır; bir başka
fabrikada onbeş dakika fazla mesai yapılmıştır; üçüncü fabrikada iki ayrı saat
belirlenmiştir, biri sıradan bir saat, ikincisi, ana şaftın dönüşünü kaydeden
bir makine saati. Eğer makineler yavaş çalışırsa, çalışma süresi, şaftın oniki
saat içinde olması gereken sayıda dönüşüne kadar uzamaktadır, çünkü ikinci saate
göre belirlenmektedir. Yok eğer işler yolunda gitti ve gerekli dönüş sayısına,
normal işgünü bitmeden önce ulaşıldıysa, işçiler, onikinci saatin sonuna kadar
çalışmaya zorlanmışlardır. Bir tanık, çok iyi çalışan ve fazla mesai yapan
kızlar tanıdığını, o kızların, bu istibdada boyun eğmektense, fahişelik yapmayı
yeğlediklerini söylemiştir.[341*]
Yine cezalara geri dönersek, Leach, birçok kez, hamileliğinin son günlerinde
olan ve dinlenmek için bir an için oturan kadınlara 6 peni ceza kesildiğini
gördüğünü anlatmaktadır. Kötü iş için ceza da tümden keyfidir; mallar depoda
incelenmekte ve yönetici, işçiyi çağırma gereğini bile duymaksızın bir listeye
göre cezaları belirlemektedir; işçi, para cezasına çarptırıldığını, ancak
nezaretçi ücretini öderken öğrenir; o zamana kadar da mal ya satılmıştır, ya
onun ulaşamayacağı bir yerlerdedir. Leach'in elinde böyle bir ceza listesi var,
on fit uzunluğunda[342*]
para cezaları toplamı 35 sterlin, 17 şilin, 10 peni tutuyor. Bu listenin
düzenlendiği fabrikadaki yeni müdür, çok az para cezası kesiyor ve
[sayfa 248] haftada çok az beşlik[343*]
getiriyor gerekçesiyle işinden çıkarılmıştır. Leach'i tepeden tırnağa güvenilir,
yalan söyleyemeyecek bir insan olarak bildiğimi yinelerim.
İşçi, başka yönlerden de patronun kölesidir.
Karısı ya da kızı patronun hoşuna gitmişse, bir buyruk, bir ima yeter; kendini
patronun arzusuna teslim etmelidir. Patron, burjuvanın çıkarlarını savunan bir
dilekçe için imza toplanmasını arzuluyorsa, dilekçeyi fabrikaya göndermesi
yeter. Patron, parlamento seçiminin sonucunu etkilemek istiyorsa, oy hakkı olan
kadrodaki işçilerini sandığa gönderir ve onlar, isteseler de istemeseler de
burjuva adaya oy verirler. Patron, herkese açık bir toplantıda çoğunluk sağlamak
istiyorsa, işçileri normalden yarım saat önce bırakır ve onlara platformun
yakınında, hareketlerini gözleyebileceği bir yer ayarlar.
İşçiyi, imalatçının hükmü altına sokan iki
düzenleme daha var: Takas sistemi ve kulübe kiralama sistemi[344*]
Takas sistemi denen, işçinin ücretini, karşılığında mal satarak ödeme sistemi,
eskiden İngiltere'de çok yaygındı. İmalatçı, "işçilerin rahatı için ve onları
küçük esnafın fahiş fiyatlarından korumak üzere" bir mağaza açardı. Orada her
türlü mal ve eşya onlara kredili[345*]
satılırdı; işçileri, istedikleri şeyi daha ucuza alabilecekleri başka mağazalara
gitmekten alıkoymak için de —Patronun "Tommy shops" denen bu mağazalarında,
ötekilere göre fiyatlar normal olarak yüzde yirmibeş-otuz daha pahalıydı—
ücretler, para yerine, istendiği anda, mağazada mal karşılığı ödenirdi. Bu
kepaze sisteme karşı duyulan öfke, 1831 yılında Takas Yasasının çıkarılmasına
yolaçtı; yasa, birçok çalışan için takas sistemiyle ödemeyi geçersiz saydı; bu
tür ücret ödemeleri için patrona para cezası verilmesi öngörüldü; ama
İngilizlerin birçok başka yasası [sayfa 249] gibi bu
yasa da şurada-burada, rasgele uygulandı. Kentlerde yasa, göreceli olarak daha
etkin biçimde uygulandı; ancak malla ödeme sistemi, örtülü ya da açık biçimde
tarımsal yörelerde giderek yaygınlaşıyor. Leicester kentinde bile çok yaygın.
Önümde, Kasım 1843-Haziran 1844 dönemine ait bu suçtan hemen hemen bir düzine
mahkumiyet listesi var; bu kararların bir kısmı Manchester Guardian'da,
bir kısmı Northern Star'da yayınlandı. Sistem şimdilerde, kuşkusuz daha
az göze batacak biçimde yürütülüyor; ücretler genelde nakit olarak ödeniyor; ama
patronun elinde, işçiyi yine de kendi mağazalarından alış-veriş etmeye, başka
yere gitmemeye zorlayacak yeter olanak var. Takas sistemiyle savaşım güç, çünkü
artık, yasanın çerçevesi içinde sürdürülüyor;[346*]
işçinin ücretini para olarak alması, yasaya uymak için yetiyor. Northern Star
gazetesi 27 Nisan 1844 tarihli sayısında, Yorkshire'da, Huddersfield
yakınlarındaki Holmfirthlü bir işçinin, Bowers adlı bir imalatçıya ilişkin şu
mektubunu yayınladı:[347*]
"Şu Allahın belası takas sisteminin,
Holmfırth'deki kadar büyük ölçüde varolması ve bir Allah kulunun da buna son
verme cesaretini gösterememesi çok acayip. Büyük miktarda pek dürüst
el-dokumacıları bu Allahın belası sistemin azabını çekip dururlar. İşte bir
emsal. Şu pek değerli ve pek çok hür ticaret tayfasından[348*]
bir tanesi, bir imalatçı varki, kendi dokumacılarına yaptığı adiliklerden dolayı
tüm konu-komşunun laneti onun boynunda olsun. Dokumacılar bir çözgüyü bitirende,
ki fiyatı 1 sterlin 14 şilin ya da 1 sterlin 16 şilindir, o onlara verir 1 pound
ve gerisi mal, giysi elbisesi, hem de yüzde 40-50 daha pahalıdır, normal
dükkancılardan; çoğu zaman da malları bozuktur. Ama hür ticaretçi,
[sayfa 250] Mercury[349*]
fabrika işçisi için der ki, Almaları gerekmiyor; seçim ellerinde'. Tabi; ama ya
alalar, ya öleler. Eğer 1 sterlinden daha fazlasını isterseler, bir hafta iki
hafta daha bekleyeler, ama 1 sterlin ve malları alırlarsa, gemilerini
yürütürler. Bu da hür ticaretçilik. Lord Brougham 'gençken bir kenara bir şeyler
koymalıyız, o zaman yaşlanınca cemaatin eline bakmaktan kurtuluruz' buyurmuş. Bu
çürük-çarık malları mı bi kenara komalıyız? Bunları bir lord diyor olmasaydı,
onun beyni de bizim emeğimize karşılık aldığımız bu mallar gibi bozulmuş
derlerdi. Damgayı yememiş gazeteler varken, Holmsfirth'de muhbirden bol bir şey
yok idi; Blythlar var idi, Eastwoodlar var idi; şimdi nerdeler? Artık pek
farklı. Şimdi bizim veresiyeci, hür ticaret tayfasından imanı bütün biri. Her
pazar iki kez kiliseye gider, papaz ne derse daha kuvvetlice tekrarını eder:
'Yapmamız gerekeni yüzüstü bıraktık, yapmamamız gerekeni yaptık. Çaresiziz. Bize
acı güzel Allahım.'"[350*]
"Evet, bizi sabaha çıkar; çıkar da dokumacılarımızın ücretini çürük-çarık
mallarla ödeyelim."
Kulübe kiralama sistemi çok daha masum görünür ve
çok zararsız bir çerçevede ortaya çıkmıştır, ama çalışan üzerinde aynı
köleleştirici etkiyi yapar. Kırsal alanda fabrikaların çevresinde, işçiler için
genel olarak bir ev darlığı sözkonusudur. İmalatçı çoğu zaman, bu evleri yapmak
durumunda kalır ve bunu keyifle yapar, çünkü, yatırılan sermayenin faizinin
yanısıra, büyük yararlar sağlar.[351*]
Eğer herhangi bir işçi evi sahibi, yatırdığı sermayenin yüzde altısı kadar bir
ortalama kazanç sağlayabilirse, şu tam bir güvenle söylenebilir ki, imalatçının
yaptığı kulübeler bunun iki katı getiri sağlar; çünkü fabrikası tümden çalışmaz
hale gelmediği sürece, evde oturacak birileri, hem de ödemeyi tam zamanında
yapacak birileri mutlaka bulunur. O nedenle imalatçı, başka ev
[sayfa 251] sahiplerinin iki temel dezavantajından
uzaktır; onun kulübeleri ne boş kalır, ne herhangi bir risk taşır. Ama evlerin
kirası, sanki bu dezavantajlar varmışçasına yüksektir; sıradan bir ev sahibinin
sağladığı miktarda kirayı elde ederek imalatçı, işçilerin sırtından, yüzde
oniki-ondörtlük getirişi olan parlak bir yatırım yapar. Apaçık ortada ki,
imalatçıyla rekabetten dışlanan öteki rakip ev sahiplerinden bir kat fazla kâr
sağlaması haksızdır. Ama o sabit kârını, her peninin hesabını yaparak harcamak
durumunda olan mülksüz sınıfın cebinden çektiği için, bu haksızlık iki kat
haksızlık demektir. Ne ki, o buna zaten alışıktır, tüm zenginliğini çalıştırdığı
insanların sırtından yapmıştır. Ama sık sık olduğu gibi, imalatçı, işçileri,
kendisine ait evlerde, sıradan kiralardan daha yükseğini ödeyerek oturmaya ya da
içinde oturmadıkları evler için kira ödemeye, işten atma tehdidiyle zorladığı
zaman, bu haksızlık tam bir kepazelik haline gelir. Liberal Sun[352*]
gazetesinin Halifax Guardian gazetesinden aktardığına göre,
Ashton-under-Lyne, Oldham ve Rochdale'de vb. yüzlerce işçi, patronları
tarafından, evde otursunlar ya da oturmasınlar kira ödemeye zorlanmıştır.[44]
Kulübe kiralama sistemi kırsal yörelerde yaygındır; sistem, köyler yaratmıştır;
imalatçının evlerine karşı genelde pek bir rekabet yoktur ya da çok az rekabet
vardır; bu nedenle o da piyasadaki orana bakmaksızın gerçekte keyfi istediğince
fiyatlarını belirleyebilir. Efendiyle adamları arasındaki anlaşmazlıklarda,
Kulübe kiralama sistemi patrona kendi işçileri üzerinde ne gibi bir güç verir?
İşçiler greve kalkışırlarsa patronun yapacağı tek şey evi boşaltmaları için
ihbarda bulunmaktır ve ihbar süresinin bir hafta olması yeterlidir; bu süreden
sonra işçi yalnızca ekmeksiz değil, ama aynı zamanda evsizdir; onu şaşmaksızın
ıslahevine[353*]
gönderecek yasanın insafına kalmış bir serseridir.
Yerimin elverdiği ölçüde ve savunmasız işçilere
karşı burjuvazinin giriştiği kahramanca eylemler —o eylemlere
[sayfa 252]
karşı kayıtsız kalmak olanaksızdır, kayıtsız kalmak suç olurdu— karşısında
olabildiğince az partizanlıkla anahatlarını verdiğim fabrika sistemi, işte
budur. Şimdi 1845'in özgür İngilizini 1145'te Norman baronlarının kamçısı
altındaki Sakson serfle karşılaştıralım. Serfglebae adscriptus idi,
toprağa bağlıydı, kulübe kiralama sistemi yoluyla özgür emekçi de öyledir. Serf,
efendisine jus primae noctis, ilk gece hakkını, borçluydu — özgür emekçi,
istenildiğinde patronuna yalnızca ilk geceyi değil her geceyi teslim
etmek zorunda. Serf mal-mülk edinemezdi; kazandığı her şeyi efendisi elinden
alabilirdi; özgür emekçinin malı mülkü yoktur; rekabet baskısından ötürü de
olamaz; modern imalatçı, Norman baronun bile yapmadığını yapıyor. İşçinin ilk
ağızda gereksindiği maddeleri, patron Takas sistemi yoluyla her gün ve ayrıntılı
biçimde yönetmektedir. Toprağın lordunun serfle ilişkisini, zamanın egemen
gelenekleri, ve o geleneklere denk düştüğü için herkesin uyduğu yasalar
düzenlerdi.[354*].
Özgür emekçinin patronuyla ilişkisini, ne patronun çıkarına ne egemen
geleneklere denk düşen, bu yüzden de uyulmayan yasalar düzenliyor.
Toprağın lordu serfi topraktan ayıramazdı, topraktan ayrı olarak satamazdı ve
toprakların hemen tümü tımar [fief] olduğu ve sermaye bulunmadığı
için, pratikte onu hiçbir biçimde satamazdı. Modern burjuva, emekçiyi, kendini
satmaya zorluyor. Serf, üzerinde doğduğu toprak parçasının kölesiydi; emekçi
yaşam gereksinimlerinin ve onları alacağı paranın kölesidir — her ikisi de
bir şeyin kölesidir. Serf, toplumun her üyesinin, içinde kendi yerini
bulduğu feodal düzende, geçim araçları elde etme güvencesine sahipti. Özgür
emekçi, hiçbir güvenceye sahip değildir, çünkü ancak burjuvazi kendisinden
yararlanabileceği zaman toplum içinde bir yere sahiptir; onun dışındaki her
durumda, görmezden gelinir, yok sayılır. Serf efendisi için kendini savaşta feda
ederdi; fabrika işçisi barışta feda ediyor. Serfin lordu bir barbardı,
[sayfa 253] köylüsünü sığırların başı gibi görürdü;
işçilerin patronu uygardır ve "eller"ini makine gibi görür. Kısacası ikisinin
durumu, eşit olmaktan pek de uzak değil; eğer biri dezavantajlıysa o da özgür
emekçidir. Her ikisi de köle; tek farkla ki birinin köleliği gizlenmiyor; açık
ve dürüst, ötekininki şeytanca, kurnazca, örtülü, aldatıcı, kendisinden ve
herkesten gizli, eskisinden daha kötü ikiyüzlü[355*]
bir kölelik. İnsansever Toryler, işçilere beyaz köleler adını verirken
haklıydılar. Ne var ki, ikiyüzlü maskeli kölelik, en azından dışa dönük
biçimlerinde özgürlük hakkını kabul eder; özgürlük aşığı bir kamuoyu önünde
başını önüne eğer; ve eski kölelikle karşılaştırıldığı zaman tarihsel gelişme de
bu noktadadır; özgürlük ilkesi doğrulanmıştır ve zulüm görenler, bir gün
bu ilkenin gerçek olmasını sağlayacaklardır.[356*]
Sözün sonunda, fabrika sistemi hakkında işçilerin
duygularını seslendiren bir şiirden birkaç kıta. Birmingham'dan Edward P.
Mead'in yazdığı bu şiir, işçiler arasında yaygın olan görüşün doğru bir
ifadesidir.[45]
Bir hükümdar var gaddar mı gaddar,
Ozanın düşlediği gibi değil;
Müstebit zalimi beyaz köleler iyi bilir,
Haşin mi haşindir hükümdar Buhar.
Bir kolu vardır, demir bir kolu
Gerçi tek koldur önü sonu;
Ama o kudretli koldadır büyü,
Milyonları ser-sefil yapan.
Haşmetmeap sanki gaddar Moloch'tur[357*]
Himmon vadisindeymiş gibi durur
İçi alev alev yanan kor ateş
Ve gıdası çoluk-çocuktur
[sayfa 254]
Doymak bilmez bir çetedir havarileri
Kana susamış, bir grup atak serseri
Onlardır dev kolu yönetip yönelten
Ve kam altına çeviren.
O pis mi pis kazançları uğruna
Doğal haklar köle zincirine vurula;
Alay ederler güzel kadın acısıyla
Ve bakar-kördürler erkek gözyaşlarına.
İç çekişi ve homurtusu emeğin oğullarının,
Onların kulağına müzik gibidir;
İskelet gölgesi kız ve oğlan çocukların,
Hükümdar Buhar'in cehenneminde seğirtir.
Şu yeryüzü cehennemi, hükümdar doğduğundan beri
Üstümüze umutsuzluk yağdırır;
İnsanın tanrı tasarımı bedeniyle aklı
Dursuz duraksız boğazlanır.
Yere batsın hükümdar, Moloch hükümdar,
Hepiniz, siz emekçi milyonlar,
Kenetlenmedikçe eller-kollar,
Tutsak olur ona doğduğunuz topraklar.
Nefretlik satrapları[358*]
birer fabrika lordu,
Hepsi kana ve altına boğuldu;
Çat kaşım ulusum, yerin dibine batsınlar
Gaddar tanrılarım beraberlerinde alsınlar.[359*]
[sayfa 255] [sayfa 256]